Header2.png

VikiSosyalizm'den Bildirimler Alabilirsiniz!
Bunun için sağ alt köşedeki kırmızı beyaz çan sembolüne tıklayınız

Açlık grevi

VikiSosyalizm sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
Aclik-grevi.jpg

Açlık grevi, tutsakların insanlık dışı koşullar altında, yaşamlarından başka hiçbir şeylerinin kalmadığı koşullar altında geliştirdikleri bir direniş metodudur. Herhangi bir tutum, davranış, uygulama veya olayı benimsemediğini göstermek ya da bazı isteklerini yetkili kişi veya makamlara kabul ettirmek için su, tuz ve şeker dışında vücudun ihtiyaç duyduğu besin maddelerini almayarak aç kalma esasına dayanan bir protesto yöntemidir. Yemek yememe grevidir. 1991 tarihli Malta Bildirgesi'nde açlık grevi, "zihinsel olarak ehliyetli ve kendi iradesiyle açlık grevine karar vermiş kimsenin belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddetmesi" şeklinde tanımlanmıştır. Açlık grevi eyleminden farklı olarak, ölüm orucu eyleminde hiçbir gıda alınmaz. Genellikle açlık grevi eylemiyle sonuç alınamadığında, daha etkili bir eylem biçimi olduğu düşünülen ölüm orucu eylemine geçilir. Açlık grevleri süreli veya süresiz şekilde olabilir.

Türkiye'deki Açlık Grevleri

Türkiye'de bilinen ilk açlık grevi Nazım Hikmet tarafından Bursa Cezaevi'nde 8 Nisan 1950'de gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında Bilinen iki büyük Açlık Grevi örneği vardır.

'96 Süresiz Açlık Grevi (SAG) ve Ölüm Orucu(ÖO)

Güneşe Türkü - Ölüm Direnişi

20 mayıs 1996'da DHKP-C, MLKP, TKP(ML), TKEP-L, TKP/ML, TDP, Direniş Hareketi üyesi tutukluların yayınladıkları bildiri ile başladı. Bildirde şöyle deniyordu:

"bugün 26 cezaevindeki (sağmalcılar, ümraniye, bursa, aydın, buca, malatya, bartın, tokat, zile, çankırı, yozgat, nevşehir, kayseri, ankara merkez, erzurum, doğanşehir, gebze, iskenderun, gemlik, diyarbakır, antakya, konya, ceyhan, sağmalcılar özel tip) 1500 devrimci tutsak süresiz açlık grevindedir.

açlık grevi taleplerimiz:

  • tabutluk genelgelerinin iptal edilmesi, eskişehir, kastamonu, inebolu, kırklareli, kütahya, sinop ve sakarya tabutluklarının kapatılması.
  • tutsak yakınlarına yönelik saldırıların durdurulması.
  • tutsakların tedavilerinin ve duruşmalara çıkmalarının önündeki engeller kaldırılması. "

Taleplerin kabul edilmemesi üzerine Ölüm Orucuna dönüştürülen açlık grevinin 63. gününde Aygün Uğur yaşamını yitirdi. Direnişin 69. gününe gelindiğinde yaşamını yitirenlerin sayısı 12 olmuştu. Halbuki ölümler başlamadan kısa bir süre önce dönemin Adalet Bakını Şevket Kazan, "Kantinden stok yaşmışlar. Elbette yiyorlardır içiyorlardır." deme pişkinliğini sergilemişti.

69. gün öğleden sonra Sağmalcılar hapishanesine bir heyet gelerek görüşme talep etti. Görüşmeler öğleden sonra saat 14.00’de başladı. Gece 23.00’e kadar devam etti. Görüşmelere Halkın Hukuk Bürosundan Av. A. Düzgün Yüksel, Ercan Kanar (İHD. Şb. Bşk.), Av. Mustafa Üçdere (ÇHD. İst. Şb. Bşk.), Av. Kemal Yıldız, Av. Muharrem Çöpür, Av. Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal (Yazar), Zülfü Livaneli (Sanatçı), Av. Zekiye Baran, Halil Ergün (Sinema Sanatçısı), İdareyi temsilen RP milletvekili Mukaddes Başeğmez (aracı) ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici katıldı.[1]

Heyetle görüşme özgürlük dergisinde şu sözlerle anlatılıyor; "Heyette bulunanlar bütün koğuşlardaki eylemcileri, Ölüm Oruçu direnişçilerini tek tek ziyaret ettiler. Ve neler sormak istiyorlarsa hepsini sordular. Sonuçta, kimsenin zorla eyleme götürülmediği çok açık ortadaydı. Ama daha önemlisi savcısı, aydınıyla herkes akıllarının ucundan bile geçirmedikleri o büyük kararlılığı gördüler. Özellikle sanatçılar, belki hiçbir sanat eserinin tam olarak tasvir edemeyeceği bu tablodan oldukça etkilendiler. Yaşar Kemal’in sürekli olarak gözlerinin yaşardığı görüldü. Heyettekiler son olarak Ölüm Orucu şehidi Yemliha Kaya için hazırlanan bölüme geçtiler. Yemliha bayrağa sarılıydı, serin kalması için her iki yanında vantilatör ile serinletiliyordu. Çiçeklerle bezenmiş, gülsuyu kokuları geliyordu. 3’üncü Ölüm Orucu Ekibi direnişçilerinden, iki kişi başında saygı nöbetinde bekliyorlardı. Görüntü etkileyici ve anlamlıydı. Heyettekiler uzun zaman gözlerini bu tablodan alamadılar. Koğuş ziyaretlerinden sonra görüşmelere geçildi. Herşeyi çok açık görmüşlerdi. Devleti temsil edenler, görüşme öncesi ve sırasında Başbakan Erbakan'la ve çeşitli yerlerle görüşüyor, gördüklerini aktarıyorlardı. Yapılan görüşmelerde çaresiz kalan düşman Ölüm Orucu direnişinin taleplerini kabul etti. Saat 23.30’da tutsaklar bu tarihsel zaferi kazandıklarını tüm dünyaya ilan ettiler. Günlerden 27 Temmuz'du. Ölmüş ama kazanmışlardı. Kararlılıklarıyla, kahramanlıklarıyla kazanmışlardı. Halkla birlikte kazanmışlar, faşizmi büyük bir yenilgiye uğratmışlardı. Bütün hapishanelerde ölümüne savaş, yaşama savaşına döndü. Ama 70'li günlere gelen Ölüm Orucu savaşçıları açısından ölümle yaşam arasında çizgi inceden de öte silinmişti. İşte bu nedenle eylemin bitirilmiş olduğu o anlarda bir şehit daha verildi. Bursa hapishanesinde TKP(ML) savaşçısı Hayati Can hastaneye kaldırılırken yolda şehit düştü."

2000 Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu

F tipi cezaevlerinin gündeme gelmesiyle -dönemin başbakanı Ecevit, "cezaevlerindeki sorunları hâlletmeden, Avrupa Birliği'ne giremeyiz, ilerleme kaydedemeyiz" diyordu (!)- 20 Ekim 2000 günü DHKP-C, TKP/ML ve TKİP tutsaklarınca açlık grevine başlanıldığı ilân edildi. Bir ay sonra ölüm orucuna dönüşen eyleme kısa sürede birçok örgüt katıldı ve eylem daha da kitleselleşip yayıldı. Eylemciler,"F tipi cezaevlerinin açılmamasını, Terörle Mücadele Yasası ve 3'lü Protokol'ün kaldırılmasını" istedi. İlk can kaybı 21 Mart 2001 günü Cengiz Soydaş'ın yaşamını yitirmesiyle başladı ve peşisıra devam etti.

Yüzlerce tutsağın sürdürdüğü eylem, başta hükümetçe görmezden gelinse de zaman içinde direnişin yarattığı baskıyla devlet, tıpkı '96 ölüm orucunda olduğu gibi aydınlar ve bazı milletvekilleri kanalıyla DHKP-C ve TKP/ML'nin temsilcileriyle görüşmeye başladı. Ancak kısa sürede bu görüşme hamlelerinin bir oyalama ve aldatmaca taktiğinden ibaret olduğu anlaşıldı. 19 Aralık 2000 gecesi resmî adı Hayata Dönüş, gerçek adı Tufan olan ve Türkiye'nin Kıbrıs harekâtından sonra gerçekleştirdiği en büyük askerî operasyonla cezaevleri yakıldı yıkıldı. Devlet, yaşamı kendine emanet olan 28 devrimci tutsağı katletti. Operasyon sonrası tutsaklar, F tiplerine sevk edilse de eylem büyüyerek sürdü ve ölüm oruçları dışarıya da taşındı.

Ancak, 28 Mayıs 2002 günü DHKP-C dışındaki tüm örgütler ölüm orucunu bıraktıklarını bir bildiriyle açıkladılar -TKİP, bildiriye imza atmasa da fiilen eylemi bıraktı- ve böylece DHKP-C zaman zaman TKEP/L gücü oranında destek verse de eylemde yalnız kaldı.

Uzun süre sol medyada dahi neredeyse görmezden gelinen direniş, avukat Behiç Aşçı'nın ölüm orucuna başlamasıyla tekrar ülke gündemine taşınmış oldu. Aşçı eyleminin 294. günündeyken -2000 ölüm orucunda B1 vitamini alındığı için eylemler uzun sürebiliyordu- devlet tutsakların ortak havalandırmaya çıkma gibi haklarını kabul edince de DHKP-C ölüm orucuna süresiz ara verdiğini açıkladı.

Dünya tarihinin en uzun ve en yüksek kayıplı ölüm orucu böylece sona ermiş oluyordu. Fakat bu direniş ve direniş boyunca yaşananların bakiyesi ağır yaralar, gerek illegal ve yasal solda yarattığı psikolojik ve nicel tahribat, gerekse de ölüm orucu eylemcilerinden sağ kalanlarının üzerinde bıraktığı tamir edilemez izlerle tüm canlılığı ve yakıcılığıyla yaşamaya devam ediyor [2]


Ayrıca Bakınız

Kaynakça