Header2.png

VikiSosyalizm'den Bildirimler Alabilirsiniz!
Bunun için sağ alt köşedeki kırmızı beyaz çan sembolüne tıklayınız

Marx - Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i

VikiSosyalizm sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
Kitabın kapağı

Marx'ın 1848'den 1851'e kadar Fransa'daki devrimci olayların somut tahliline dayanarak yazılmış olan yapıtıdır. [256]

Marx bu yapıtında, tarihsel materyalizmin bütün temel öğretilerini (sınıf savaşımı ve proleter devrim, devlet ve proletarya diktatörlüğü teorilerini) daha da geliştirmektedir. Özellikle önemli olan nokta, Marx'ın, proletaryanın burjuva devletine karşı takınacağı tutum konusunda ulaştığı sonuçtur. Marx, "Bütün devrimler bu mekanizmayı parçalayacakları yerde onu yetkinleştirmişlerdir" demektedir. Lenin bu sözleri, marksist devlet öğretisinin en önemli önermesi olarak görmektedir.

"Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i de Marx, gelecek devrimde işçi sınıfının potansiyel müttefiki olarak köylülük sorununu tahlil etmeyi sürdürmüş, toplum yaşamında siyasal partilerin oynadıkları rolün anahatlarını çizmiştir.

Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inin bu ciltte yeralan Türkçe metni, bu yapıtın Fransızcasından çevrilen (K. Marx, Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte, Editions Sociales, Paris 1963), Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adı ile Sol Yayınları tarafından Mayıs 1976'da yayınlanmış birinci baskısındaki metnin bu cilt için düzenlenmiş yeniden basımıdır.

[Türkçe çevirisi, Sevim Belli tarafından yapılmış ve Seçme Yapıtlar, Cilt: I içinde Sol yayınları tarafından yayınlanmıştır. Aralık 1979, Birinci Baskı, s: 473-588]

İçeriği

10 Haziran 1853'de yazılmış ve 25 Haziran 1853'de 
New-York Daily Tribune, n°3804'de yayınlanmıştır. 

YAZARIN ALMANCA İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZÜ

Zamansız ölen dostum Joseph Weydemeyer,[1*] 1 Ocak 1852'de New-York'ta haftalık siyasal bir dergi çıkarmaya niyetleniyordu. Bu dergi için benden de hükümet darbesinin tarihini yazmamı isteli. Şubatın ortasına kadar, her hafta, "Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i" adını taşıyan yazıları kendisine ulaştırdım. Bu arada, Weydemeyer'in ilk planı başarısızlığa uğradı. Ama 1852 yılının ilkyazında Devrim adını taşıyan aylık bir dergi yayınlandı, derginin birinci sayısını "18 Brumaire" meydana getirmektedir. O zaman, bu dergiden birkaç yüz tane Almanya'ya gönderildi, ama kitapçılarda satışa çıkarılamadı. İleri radikal geçinen ve derginin dağıtımını önerdiğim bir Alman kitapçı, böyle "yersiz" bir (sayfa 472) öneri karşısında duyduğu erdemli korkusunu belli ederek karşılık verdi.

Bu söylediklenmden de görülüyor ki, kitap, olayların doğrudan doğruya baskısı altında doğmuştur ve işlediği tarihsel konu 1852 Şubatının berisine geçmez. Şimdi bu yeni baskı, kısmen kitabevinin istekleri, kısmen de Almanya'daki dostlarının ısrarlı istekleri üzerine yapılmıştır.

Aşağı yukarı aynı zamanlarda yazılan ve aynı konuyu işleyen yapıtlar arasında yalnız ikisinin sözü edilmeye değer: Victor Hugo'nun Küçük Napoléon'u ve Proudhon'un Hükümet Darbesi.

Victor Hugo, hükümet darbesinin sorumlusuna karşı acı ve nükteli sövüp saymalarla yetiniyor. Olayın kendisi, ona, duru bir gökte çakan bir şimşek gibi görünüyor. Olayı, ancak, bir bireyin zora başvurması olarak görüyor. Böyle yapmakla, onu küçülteceği yerde, ona tarihte eşi görülmemiş kişisel bir girişkenlik gücü yükleyerek, büyüttüğünü farketmiyor. Proudhon ise, hükümet darbesini, daha önceki tarihsel bir gelişmenin sonucu gibi sunmaya çalışıyor. Ama, hükümet darbesinin tarihsel yapısı, kaleminde, hükümet darbesi kahramanının bir savunmasına dönüşüyor. Böylece, sözde objektif tarihçilerimizin düştükleri yanılgıya düşüyor. Bana gelince, ben, tersine, Fransa'da sınıf savaşımının sıradan ve kaba bir adamın kahraman gibi görülmesini sağlayacak koşulları ve durumu nasıl yarattığını gösteriyorum.

Kitabın yeniden bir elden geçirilmesi, özel havasını kaybettirecekti. Onun için yalnız baskı yanlışlarını düzeltmek ve bugün artık anlaşılmayacak olan imaları kaldırmakla yetindim.

Yapıtımın son tümcesinde söylediğim, "Ama imparatorluk pelerini en sonunda Louis Bonaparte'ın omuzlarından düştüğü gün, Napoléon'un tunçtan heykeli, Vendôme dikilitaşının[257] tepesinden gümbürtüyle devrilecektir", sözü gerçekleşti bile.

1815 seferi üzerine yazdığı kitapta Napoléon'un putlaştırılışına karşı ilk saldırıya geçen Albay Charras oldu. O zamandan beri ve özelikle şu son yıllarda, Fransız yazını, tarihsel araştırma, eleştiri, taşlama ve alay türü silahlarla Napoléon efsanesine ölümcül darbeyi indirdi. Geleneksel halk (sayfa 473) inançları ile bu keskin kopuş, bu büyük fikir devrimi, Fransa dışında pek az dikkat çekti ve hiç de anlaşılmadı.

Son olarak, bu yapıtın, bugün, özellikle Almanya'da pek çok kulanılan sezarcılık teriminin artık bir yana atılmasına katkıda bulunacağını umuyorum. Bu sezarcılık deyimi ile yapılan yüzeysel tarihsel örneksemede, işin özü, yani eski Roma'da, sınıf savaşımı yalnız ayrıcalıklı bir azınlığın içinde, varlıklı özgür yurttaşlar ile yoksul özgür yurttaşlar arasında geçerken, halkın büyük üretici kitlesinin çarpışanlara kısaca basit bir basamak meydana getirdiği unutuluyor. Sismondi'nin, ünlü "Roma proletaryası, toplumun sırtından geçiniyordu, oysa modern toplum, proletaryanın sırtından geçiniyor", sözü unutuluyor.[258] Antikçağda ve modern zamanlarda sınıf savaşımının maddi ekonomik koşulları arasında tam bir fark olduğundan, bu koşullardan doğan siyasal biçimler arasında da, Canterbury piskoposu ile büyük rahip Samuel arasındaki benzerlikten daha büyük bir benzerlik olamaz.

KARL MARKS 

Londra, 23 Haziran 1869 
Marx'in Temmuz 1869'da 
Hamburg'da çıkan 
Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i 
adlı yapıtının ikinci 
baskısında yayınlanmıştır 

FRİEDRİCH ENGELS'İN ÜÇÜNCÜ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZÜ

18 Brumaire'in çıkışından otuzüç yıl sonra yeni bir baskısının gerekli olması, bu broşürün bugün bile değerinden hiç bir şey yitirmediğini tanıtlar.

Gerçekten, bu, dahiyane bir çalışmaydı. Duru gökte çakan bir şimşek gibi tüm siyaset dünyasını şaşırtan, kimilerinin erdemli öfke bağırtıları ile karşıladıkları, kimilerinin devrimden kurtuluşun mutluluğunu getiren bir davranış olarak ve, devrimin yarattığı kargaşalığın cezası olarak karşıladıkları, ama herkes için şaşkınlık ve kavrayamama konusu (sayfa 474) olan olayın hemen ardından Marx, onun, kısa, iğneleyici bir açıklamasını yaptı. Marx, bu yapıtında, Fransa'da Şubat günlerinden bu yana olagelen olayların akışını, onların iç ilişkileri içinde anlatıyor ve 2 Aralık [259] mucizesinin nasıl bu ilişkilerin doğal, zorunlu sonucu olduğunu gösteriyor ve hükümet darbesi kahramanını ele alırken ona karşı çok iyi hakettiği aşağsamadan başka bir tavır takınmaya gerek görmüyor. Ve tablo öyle bir ustalıkla çizilmişti ki, o zamandan beri yapılan bütün açınlamalar bu tablonun gerçeği nasıl bir sadakatla yansıttığını tanıtlamaktan başka bir şey yapmamışlardır. Yaşanan günlük tarihi bu kadar dikkat çekici bir biçimde anlamak, olayları geçtikleri anda bile böylesine aydınlık bir biçimde kavramak, gerçekten de, eşsiz bir şeydir.

Ama bunun için, Fransız tarihi konusunda Marx'ın sahip olduğu derin bilgi gerekliydi. Fransa, sınıf savaşımlarının, her seferinde, herhangi başka bir yerde olduğundan daha fazla, kesin karara kadar sürdürüldüğü, ve bu bakımdan sınıf savaşımlarının içinde geçtikleri bu savaşımların sonuçlarının özetlendikleri değişken siyasal biçimlerin en belirgin sınırlarıyla belirdikleri ülkedir. Ortçağ feodalizminin merkezi, Rönesanstan beri babadan oğula geçen krallığın klasik ülkesi olan Fransa, Büyük Devriminde, feodalizmi yıktı ve burjuvazinin egemenliğine, Avrupa'da başka hiç bir ülkenin ulaşamadığı katıksız klasik bir özellik verdi. Aynı şekilde, devrimci proletaryanın hüküm süren burjuvaziye karşı savaşımı da, Fransa'da, başka yerde bilinmeyen keskin biçimlere büründü. Marx'ın, eski Fransız tarihini, özel bir önem vererek incelemekle kalmayıp, geçmekte olan tarihin bütün ayrıntılarını izlemesinin ve daha sonra yararlanılmak üzere malzeme toplamasının nedeni budur ve Marx, bu yüzden, olaylar karşısında, hiç bir zaman boş bulunmamış, şaşkınlığa kapılmamıştır.

Ama buna eklenecek başka bir özellik daha vardır. Şöyle ki, ister siyasal, ister dinsel, felsefi, ya da tamamen başka ideolojik bir alanda yürütülmüş olsun, bütün tarihsel savaşımların, aslında, toplumsal sınıf savaşımlarının az ya da çok belirgin bir ifadesi olduğuna ilişkin yasayı, karşılık olarak, bu sınıfların varlığının, dolayısıyla çarpışmalarının, bu sınıfların ekonomik durumlarının gelişme derecesi ile, bu (sayfa 475) gelişme derecesinden doğan üretim biçimleri ve değişim biçimleri ile belirlendiğine ilişkin yasayı, ilk Marx bulmuştur. Enerjinin dönüşümü yasası doğa bilimleri için ne kadar önemliyse, tarih için o kadar önemli olan bu yasa, Marx'a, burada da, II. Fransız Cumhuriyetinin tarihini kavramada bir anahtar hizrneti görmüştür. Ve işte, bu tarih, Marx'ın, kendi yasasını denemesine, sınavdan geçirmesine yardımcı olmuştur ve otuzüç yıl sonra bile, Marx'ın yasasının bu sınavdan parlak bir şekilde geçtiğini teslim etmemiz gerekiyor. (sayfa 476)

FRİEDRİCH ENGELS 
1855'te yazılmıştır 

Karl Marx, Der Achtzehnte 
Brumaire des Louis Bonaparte, 
Hamburg 1885, 
adlı kitapta yayınlanmıştır. 

LOUİS BONAPARTE'IN 18 BRUMAİRE'İ

I

Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak. Danton'a göre Caussidiére, Robespierre'e göre Louis Blanc, 1793-1795'in Montagne'ına göre 1848-1851'in Montagne'ı, amcasına göre yeğeni. Ve, 18 Brumaire'in ikinci baskısına eşlik eden koşullarda gene aynı karikatürü görüyoruz.[260]

İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla (sayfa 477) yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi, Luther, havari Paul'ün maskesini takındı, 1789-1814 devrimi ardarda, önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 Devrimi, kimi 1789'un, kimi de 1793'ün ve 1795'in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı. İşte böyle, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümleyebilir.

Tarihin ölülerine okunan bu dualar incelendiğinde, hemen, çok gözeçarpan bir fark ortaya çıkar. Camille Desmoulins, Danton, Robespierre, Saint-Just, Napoléon, birinci Fransız Devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da, Romalı kılığında ve Roma'ya özgü cafcaflı sözler kullanarak, kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler. Birinciler, feodal kurumları parça parça ettiler ve bu kurumlar üzerinde biten feodal bağları kopardılarsa, o, Napoléon da, Fransa'nın içinde, bundan böyle artık özgür rekabetin geliştirilmesini, küçük toprak mülkiyetinin işletilmesini ve ulusun özgür kılınmış sınai üretici güçlerinin kullanılmasını sağlayacak koşulları yaratırken, dışarda her yerde, Fransa'daki burjuva toplumuna Avrupa kıtası üzerinde gerekli olan çevreyi yaratmak için zorunlu olduğu ölçüde feodal kurumları sildi süpürdü. Toplumun yeni biçimi bir kere kurulup yerine yerleşince, tufan-öncesi devler ve onlarla birlikte yeniden dirilmiş olan Roma da, ortadan kayboldu; Brutus'ler, Gracchus'ler, Publicola'lar, tribünler, senatörler ve bizzat Sezar. Burjuva toplumu yalın gerçeği içinde Say'ların, Cousin'lerin Royer-Collard'ların, Benjamin Constant'ların ve Guizot'ların kişiliğinde kendi yorumcularını ve kendi sözcülerini yaratmıştı. Burjuva toplumunun gerçek başları tezgahların gerisinde yer alıyordu, Louis (sayfa 478) XVIII'in "et kafası" ise, onun siyasal başı idi. Gırtlağına kadar servet üretmeye ve barışçıl rekabet savaşımına gömülen burjuva toplumu, Roma çağının hayaletlerinin kendi beşiği başında beklemiş olduklarını unutmuştu. Ama, burjuva toplumu ne kadar kahramanlara özgü bir toplum olmasa da, onu dünyaya getirmek için, kahramanlık, özveri, terör, iç savaş ve dış savaşlar gene de zorunlu olmuştu. Ve onun gladyatörleri, Roma Cumhuriyetinin kaskatı klasik geleneklerinde, kendi savaşımlarının dapdar burjuva içeriğini kendi kendilerinden gizlemek ve coşkularını, esrimelerini büyük tarihsel trajedi düzeyinde tutabilmek için kendilerine gerekli olan ülküleri, sanat biçimlerini, yanılsamaları buldular. Gene bunun gibi, yüzyıl önce, gelişmenin bir başka aşamasında, Cromwell ve İngiliz halkı, kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Tevrat'tan almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke, Habakkuk'un[2*] ayağını kaydırıp onun yerini aldı.

Bu devrimlerde, ölülerin dirilmesi, sonuç olarak, eskilerini taklit etmeye değil, yeni savaşımları ululamaya, gerçeğe sığınarak onların çözümünden kaçınmaya değil, tamamlanacak, yerine getirilecek ödevi muhayyilede devrimin hayaletini yeniden çağırmaya değil, devrim ruhunu bulmaya hizmet eder.

1848-1851 dönemi, eski Bailly'nin terekesini ondan devralan républicain en gants jaunes[3*] Marrast'dan, iğrenç derecede bayağı çizgilerini Napoléon'un demirden ölüm maskı altında gizleyen serüvenciye kadar, Büyük Fransız Devriminin hayaletini çağırmaktan başka bir şey yapmadı. Bir devrim yoluyla kendisine artan bir hareket gücü verilmiş olduğuna inanan bütün bir halk, birdenbire, ortadan kalkmış bir çağa aktarılmış buluyor kendisini ve bu geri düşüşe ilişkin hiç bir kuruntunun mümkün olmaması için uzun zamandan beri derin bilginlerin ve antikacıların alanına girmiş bulunan eski tarihler, eski takvirnler, eski adlar ve eski fermanlar, ve çoktan beri bozulup dağılmış gibi görünen eski kollukçular, yeniden ortaya çıkıyorlar. Tüm ulus, eski Firavunlar (sayfa 479) zamanında yaşadığını sanan ve bütün gün, Habeşistan'ın altın madenlerinde, başının üzerinde, acıklı bir ışık saçan lamba, ardında, uzun kamasıyla köle bekçisi, ve, çıkışta, ne bu madende çalışmaya zorlanan işçilerin, ne de aynı dili konuşmadıkları için birbirlerini anlamayan bir barbar kiralık askerler kalabalığının bulunmadığı bu yeraltı hapisanesinin dört duvarı arasına kapatılmış bir madenci olarak yapmak zorunda olduğu işlerden yakınan şu Bedlamlı [261] İngiliz kaçığı gibi davranıyordu. O, "Ve bütün bunlar, bana, benim gibi Büyük Britanya'nın özgür yurtaşına, eski Firavunların hesabına altın çıkarmak için zorla kabul ettiriliyor", diye sızlanıyordu. İşte Fransız ulusu da, "Bonaparte ailesinin borçlarını ödemek için" diye sızlanıyor. Aklı başında olduğu sürece, İngiliz, altın çıkarmak saplantısından kurtulamıyordu, Fransızlar da devrimlerini yaptımları sürece, 10 Aralık seçimlerinin [262] de ortaya koyduğu gibi, Napoléon'a değgin anılardan kurtulamadılar. Mısırdaki bolluğun özlemini duyuyorlar,[263] devrimin tehlikelerinden kaçıp kurtulmak istiyorlardı ve 2 Aralık 1851,[259] bunun yanıtı oldu. Eski Napoléon'un karikatürünün karikatürünü yapmakla kalmadılar, eski Napoléon'un kendisini, 19. yüzyılın ortasında davranması gerektiği gibi karikatürleştirdiler.

19. yüzyılın toplumsal devrimi, şiirsel anlatımını, geçmişten değil, ancak gelecekten alabilir. 19. yüzyılın devrimi, geçmişin bütün hurafelerinden kendisini sıyırmadan, kendisiyle harekete geçemez. Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini kendilerinden gizlemek için tarihsel anımsamalara gereksinmeleri vardı. 19. yüzyılın devrimi ise, kendi öz içeriğine ulaşmak için ölüleri, kendi ölülerini gömmeye terketmek zorundadır. Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor.

Şubat Devrimi, eski toplumu gafil avlayarak başarılan ani bir darbe oldu, ve halk, mutlu ani darbeyi, yeni bir çağ açan tarihsel bir olay saymıştı. 2 Aralık günü, Şubat Devrimi, bir düzenbazın hokkabazlığıyla yok edildi, ve devrilen sanki monarşi değil, yüzyıllık bir savaşım pahasına krallıktan koparılıp alınan liberal ödünlerdi. Toplum kendi kendine yeni bir kapsam, yeni bir içerik vereceği yerde, yalnız devlet, kendi eski ilkel biçirnine, şövalye kılıcının ve papaz (sayfa 480) kukuletasının düpedüz küstah egemenliğine dönmüş görünüyor. İşte böylece, 1848 Şubatının coup de main'ine[4*] 1851 Aralığının coup de tête'i [5*] karşılık veriyor. Kolay kazanılan kolay yitirilir. Her şeye karşın, ara dönem gene de boşuna geçip gitmiş olmadı. 1848-1851 yılları süresince, Fransız toplumu, devrimci olduğu için daha hızlı olan bir yönternle, olaylar düzenli bir biçimde, deyim yerinde olursa akademik bir biçimde geliştiği takdirde, Şubat Devriminin sıradan, yüzeysel bir sarsıntıdan başka bir şey olabilmesi için, bu devrimi izleyecekleri yerde, ondan önce gelmeleri gerekecek olan inceleme çalışmalarının ve deneyimlerin ardından koşarak onlara yetişti, onları yakaladı. Toplum, bugün için, kendi başlangıç noktasına geri dönmüş görünüyor. Gerçekte, toplum ancak şimdi, kendine devrimci başlangıç noktası yaratmak, yani ciddi bir toplumsal devrime yolaçabilecek tek durumu, ilişkileri, koşulları yaratmak zorunda bulunuyor.

Burjuva devrirnleri, 18. yüzyılın devrirnleri olarak, hızla başarıdan başarıya atılıyorlar, onların dramatik etkisi kendilerini de aşıyor, insanlar ve şeyler, elmasların parıltılarının cazibesine yakalanmıştır sanki, sık sık vecde gelmek, toplumun sürekli durumu olmuştur, ama bu devrimler kısa sürelidir. Çabucak, en yüksek noktalarına varıyorlar ve devrimin fırtınalı döneminin sonuçlarını soğukkanlılıkla ve ağırbaşlılıkla kendine maletmeyi öğreninceye kadar, uzun bir huzursuzluk toplumun yakasına yapışıyor. Buna karşılık, proletarya devrimleri, 19. yüzyılın devrirnleri olarak, durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile, zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:

Hic Rhodus, hic salta! [264] (sayfa 481)

Gül burada, burada raksetmelisin!

Zaten, her vasat gözlemci, Fransız Devriminin gelişme çizgisini adım adım izlemeksizin de olsa, devrimin görülmedik tam bir yenilgiye doğru gittiğinden kuşkulanmalıydı. Bu demokrat bayların 2 Mayıs 1852'nin[265] mucizevi sonuçlarından dolayı karşılıklı olarak birbirlerini kutlayışlarındaki her türlü alçakgönüllülükten yoksun zafer ulumalarını duymak yeterdi. 2 Mayıs 1852, onlarda, tıpkı kiliastlara[266] göre İsa'nın yeniden yeryüzüne döneceği ve bin yıllık hükümdarlığını kuracağı gün gibi bir sabit fikir, bir dogma haline gelmişti. Güçsüzlük, gevşeklik, her zamanki gibi, kurtuluşunu, mucizelere inanmakta bulmuştu, afsunlarla düşmanı muhayyilesinden kovdu diye onu yendiğini sandı ve kendisini bekleyen geleceği ve bir gün yerine getirmeye niyetlendiği, ama henüz bunun zamanının geldiğine inanmadığı işleri ulularnakla yetinerek, bugünü, içinde bulunulan zamanı anlama yeteneğini tüm yitirdi. Karşılıklı birbirlerine acıyarak, ve sımsıkı birbirleri arasında gruplaşarak herkesçe bilinen yeteneksizliklerini yalanlamaya çalışan bu kahramanlar, çekip gitmişler, zafer taçlarını, hesaba mahsuben ceplerine koymuşlardı ve in partibus[98] cumhuriyetlerin tahvillerini borsada kırdırmakla uğraşıyorlardı; alçakgönüllü ruhlarının sessizliğinde bu cumhuriyetler için hükümet personelini hazırlamayı bile ihmal etmemişlerdi. 2 Aralık, dupduru bir gökte bir gökgürültüsü gibi şaşırtmıştı onları, ve çöküş dönemlerinde, en büyük gürültü ile bağırıp çağıranların kendi gizli korkularını bastırmalarına bile bile razı olan halklar, belki de bir kaz sürüsünün bağırtılarının Capitol'ü[267] kurtarabileceği zamanların artık geçmiş olduğuna inanacaklardır.

Anayasa, Ulusal Meclis, hanedan partileri, mavi ve kırmızı cumhuriyetçiler, Afrika kahramanları, politika kürsüsünden gelen gökgürültüsü, günlük basının şirnşekleri, tüm edebiyat, politikanın ünlü kişileri ve ün yapmış aydınlar, medeni hukuk, ceza yasası, "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik", ve 2 Mayıs 1852, bütün bunlar, düşmanlarının bile bir büyücü saymadıkları bir adamın okuyup üflemesi ile, sanki büyü yapılmış gibi ortadan kayboldular. Genel oy hakkı, sanki dünyanın gözleri önünde, kendi vasiyetini kendi eliyle yazmak ve halk adına: Var olan her şeyin yok olması gerektiğini (sayfa 482) ilân etmek için ancak bir an yaşamışa benziyor.[6*]

Fransızların yaptıkları gibi, kendi ulusunun gafil avlandığını söylemek yetmez. Ne bir ulusun, ne de bir kadının, karşılarına çıkan ilk serüvencinin kendilerini iğfal edebildiği zaaf anı bağışlanır bir şey değildir. Şeyleri bu biçimde sunmakla sorun çözümlenemez, ancak başka bir biçimde ifade edilmiş olur. Nasıl olup da 36 milyonluk bir ulusun üç dolandırıcı tarafından ansızın faka bastırıldığı ve direnç göstermeden köleliğe sürüklendiği, gene de açıklanması gereken bir şey olarak kalır.

Fransız Devriminin 24 Şubat 1848'den Aralık 1851'e kadar geçirdiği evreleri, ana çizgileri ile özetleyelim.

Bellibaşlı üç dönem ayırmak gerekir: 1. Şubat dönemi; 2. 4 Mayıs 1848'den 29 Mayıs 1849'a kadar cumhuriyetin kuruluşu ya da Kurucu Ulusal Meclis dönemi; 3. 29 Mayıs 1849'dan 2 Aralık 1851'e kadar anayasal cumhuriyet ya da Ulusal Yasama Meclisi dönemi.

24 Şubattan, yani Louis-Philippe'in düşüş tarihinden, 4 Mayıs 1848'e, Kurucu Meclisin toplanma tarihine kadar uzanan ve uygun deyimiyle Şubat dönemini meydana getiren birinci dönem, devrimin başlangıç, hazırlanış dönemi sayılabilir. Resmen bu döneme niteliğini veren şey, bu dönemin bulup buluşturuverdiği hükümetin kendi kendisine geçici demesi ve bu dönemde önerilen, girişilen, ifade edilen her şeyin ancak geçici olarak yapılmış olmasıdır. Hiç bir şey ve hiç bir kimse, gerçek bir varlığa sahip olma ve gerçek bir eylemde bulunma hakkı gibi bir iddiada bulunmadı. Devrimi hazırlayan ya da yapan bütün öğeler, haneden muhalefeti, cumhuriyetçi burjuvazi, cumhuriyetçi-demokrat küçük-burjuvazi, sosyal-demokrat işçi sınıfı, hepsi, Şubat hükümetinde geçici olarak yerlerini buldular.

Zaten başka türlü de olamazdı, Şubat günleri, mülk sahibl sınıfın kendi içinde siyasal ayrıcalıklar çemberini genişletmek ve mali aristokrasinin tek başına egemenliğini devirmek için yalnızca bir seçim reformu peşinde koşuyordu. Ama, gerçek bir çatışma durumuna gelindiği, halk barikatları kurduğu, ulusal muhafız gücü pasif bir tutum aldığı, (sayfa 483) ordu hiç bir ciddi direriiş göstermez olduğu, ve krallık da kaçtığı zaman, cumhuriyet zorla kendini kabul ettirir göründü. Her parti, cumhuriyeti kendine göre yorumladı. Proletarya, cumhuriyeti, silah elde ele geçirdiği için ona kendi damgasını vurdu ve sosyal cumhuriyeti ilân etti. Modern devrimin genel içeriği, belli durumda ve belli koşullarda, elde bulunan malzeme ile, ve yığınyarın ulaşmış oldukları gelişme derecesi ile derhal uygulamaya konulabilecek olan her şeyle baştan sona garip bir çelişki halinde bulunan içeriği böylece belirlendi. Öte yandan, Şubat Devrimine katılmış olan bütün öteki öğelerin iddiaları hükümetten aldıkları aslan payında kendini buldu. Bu yüzden, başka hiç bir dönemde, yüksek sözlerden, hem güvensizlik, hem de gerçek beceriksizlikten, hem ilerlemeye doğru daha coşkulu özlernlerden, hem de eski yaşam geleneğinin daha mutlak egemenliğinden, hem bütün toplumdaki daha göze görünür uyumdan, hem de bu toplumun değişik öğeleri arasındaki daha derin karşıtlıktan oluşmuş daha çeşitli bir karışım görmüyoruz. Paris proletaryası, önünde açılan muazzam perspektifler daha da coşup taşarken, o toplumsal sorunlar üzerine tartışmalardan daha çok zevk alırken eski toplumsal güçler gruplaşmış, biraraya toplanmış ve aralarında uyuşmuş bulunuyor ve ulusun büyük kitlesi içinde, bir kere temmuz monarşisinin[116] koyduğu engeller ortadan kalktığı zaman, birdenbire politika sahnesine atılan köylüler ve küçük-burjuvalar arasında beklenmedik bir destek buluyordu.

4 Mayıs 1848'den Mayıs 1849'un sonuna kadar giden ikinci dönem, anayasa dönemi, burjuva cumhuriyetinin temelinin atılışı dönemidir. Şubat günlerinin hemen ardından, yalnız cumhuriyetçiler, hanedan muhalefetini, sosyalistler de cumhuriyetçileri baskına uğratmakla kalmadılar, Paris bütün Fransa'yı baskına uğrattı. Ulusun oylarından çıkmış, 4 Mayısta toplanan Ulusal Meclis, ulusu temsil ediyordu. Bu meclis, Şubat günlerinin iddialarına karşı güçlü bir protesto idi ve devrimin sonuçlarını burjuva ölçüsüne uydurmak gibi bir görevi vardı. Bu Ulusal Meclisin niteliğinin hemen farkına varan Paris proletaryası, 15 Mayısta,[134] meclisin toplanmasından birkaç gün sonra zora başvurarak onun yaşama hakkını yokumsamayı, onu dağıtmayı, ulusun gerici (sayfa 484) eğiliminin kendisini tehdit etmesine araç olan bu organizmayı yeniden öğelerine ayırmayı boşuna denedi. Bilindiği gibi 15 Mayısın, Blanqui ve yandaşlarının, komünist devrimcilerin, yani proletarya partisinin gerçek önderlerinin, bu ele aldiğımız dönem boyunca kamu sahnesinden uzaklaştırılmalarından başka bir sonucu olmadı.

Louis-Philippe'in burjuva monarşisinin ardından, ancak burjuva cumhuriyeti gelip onun yerini alabilir. Bu demektir ki, krallıkta, burjuvazinin kısıtlı bir bölümü kral adına hüküm sürmüş olduğu halde, bundan böyle, artık, burjuvazinin meclisi halk adına hüküm sürecektir, Paris proletaryasının istemleri, kesin olarak defedilmesi gereken birtakım ütopik martavallardır. Ulusal Kurucu Meclisin bu bildirimine, Paris proletaryası, Avrupa içsavaşlar tarihinde en yaman olay olan Haziran ayaklanması[53] ile karşılık verdi. Burjuva cumhuriyeti üstün geldi. Burjuva cumhuriyetinin yanında, mali aristokrasi, sanayi burjuvazisi, orta sınıflar, küçük-burjuvazi, ordu, seyyar muhafız olarak örgütlenmiş lumpen-proleterya, aydınlar, rahipler ve bütün kır nüfusu vardı. Proletaryanın yanında ise kendinden başka kimse yoktu. Ayaklananların 3 binden fazlası, zaferden sonra, kılıçtan geçirildi, 15.000'i yargılanmaksızın sürgün edildi. Bu yenilgi, proletaryayı, devrimci sahnenin arka planına itti. Proletarya, hareketin yeni bir hız kazanır, yeni bir atılıma geçer göründüğü her kez, yeniden ön plandaki yerini almaya çaba gösterdi, ama her seferinde daha azalmış bir güçle ve daha zayıf bir sonuç alarak. Kendi üzerinde yer alan toplumsal tabakalardan biri, devrimci bir kaynaşma, bir yükseliş durumuna girer girmez, proletarya, hemen onunla bir ittifak yapıyor ve böylece çeşitli partilerin birbiri ardından uğradıkları bütün bozgunları paylaşıyor. Ama ardarda gelen bu darbeler, toplumun bütün tabakalarına dağılıp daha çok paylaşıldıkları ölçüde zayıflıyorlar. Proletaryanın Ulusal Meclisteki ve basındaki başlıca liderleri birbiri ardından mahkemelere verildi ve onların yerini, gittikçe daha şüpheli tipler aldı. Bir bakıma, proretarya, değişim bankaları ve işçi ortaklıkları gibi doktriner denemelere, yani kendisine özgü olan büyük araçların (sayfa 485) yardımıyla eski dünyanın biçimini değiştirmekten vazgeçtiği bir harekete atılıyor, ama dünyayı değiştirmek yerine kurtuluşunu, deyim doğru olursa, toplumun arkasında, özel bir biçimde, kendi varlık koşullarının dar sınırları içersinde gerçekleştirmeye bakıyor, bu yüzden de zorunlu olarak başarısızlığa uğruyor. Proletarya, ne kendinde devrimci çapı yeniden bulabiliyor, ne de Haziranda kendilerine karşı dövüştüğü bütün sınıflar yanıbaşında yere serilinceye kadar yeni yaptığı ittifaklardan yeni bir enerji kazanabilir görünüyor. Ama, hiç değilse, büyük tarihsel savaşımın şan ve şerefi ile göçüyor. Yalnız Fransa değil, ama tüm Avrupa Hazıran depremiyle dehşetle sarsıldı, oysa yukarı sınıflara karşı kazanılan zaferler o kadar kolaylıkla kazanılmıştı ki, bunları önemli birer olaymış gibi göstermek için, kazanan partinin onları arsızca abartması gerekir ve yeniden parti, proletaryadan ne kadar uzak olursa bu zaferler de o kadar utanç verici olur.

Haziranda ayaklananların yenilgisi, gerçekte, üzerinde burjuva cumhuriyetinin temellerinin atılabileceği ve kurulabileceği alanı hazırlamış, düzlemişti. Ama bu yenilgi, aynı zamanda, Avrupa'da, cumhuriyet mi, krallık mı sorunundan daha başka sorunların da var olduğunu göstermişti. Burjuva cumhuriyetinin burada bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki mutlak zorbalığı anlamına geldiğini göstermişti. Bu yenilgi, çok gelişmiş bir sınıf yapısına, modern üretim koşullarına sahip, bütün geleneksel düşüncelerin yüzyıllık bir çaba ile manevi bir bilinçte eritildikleri, böyle bir bilince sahip eski uygarlığın ülkelerinde, cumhuriyetin, genel olarak, burjuva toplumunun ancak siyasal dönüşümünün biçimi olduğunu, örneğin artık meydana gelmiş, ama henüz yerine oturmamış sınıfların, tersine, kendilerini oluşturan öğeleri durmadan değiştirdikleri ve yerine yeni öğeler koydukları, modern üretim araçlarının durağan bir nüfus fazlalığına uygun düşmek yerine, daha çok göreli bir kafa ve kol eksikliğinin yerini doldurduğu ve bir de, önünde fethedilecek yepyeni bir dünya bulunan genç ve hummalı bir maddi üretimin, eski manevi dünyayı yıkmaya, ne zaman, ne de fırsat bulabildiği Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi burjuva toplumunu, değiştirmeden olduğu gibi saklamanın biçimi olmadığını gösterrnişti. (sayfa 486)

Haziran günlerinde, bütün sınıflar ve bütün partiler, proletarya sınıfının karşısında, yani "anarşi partisi"nin, sosyalizmin, komünizmin karşısında, "düzen partisi" içinde birleşmişlerdi. Onlar, toplumu, "toplum düşmanları"nın tasallutundan kurtarmışlardı. Onlar, eski toplumun "mülkiyet, aile, din, düzen" sloganlarını yeniden ele alıp, bunları ordularında parola olarak kullanmışlardı ve karşı-devrimci haçlılar ordusuna: "Bu işaret altında kazanacaksın!"[268] diye bağırmışlardı. Bu andan itibaren, bu işaret altında, Haziran ayaklanmacılarına karşı biraraya gelmiş olan birçok partiden biri, devrimci savaş alanını kendi özel sınıf çıkarları adına savunmaya çalıştığı zaman, "mülkiyet, aile, din, düzen!" haykırışı altında ezilir. Efendilerinin çemberi daraldıkça ve daha dar, daha tekelci bir çıkar, daha geniş bir çıkara karşı savunuldukça, toplum da o kadar kez kurtarılmıştır. En basit burjuva mali reformunun, en sıradan liberalizmin, en biçimsel cumhuriyetçiliğin, en sığ demokrasinin her türlü istemi, hem "topluma karşı bir saldırı" olarak cezalandırılmış, hem de "sosyalist" diye horlanmıştır. Ve sonunda, "din ve düzen"in büyük rahiplerinin kendileri de üç ayaklı vaaz kürsülerinden tekmeyle kovuldular, gece yarısı yataklarından kaldırıldılar, cezaevi arabalarına tıkıldılar, zindana atıldılar, ya da sürgüne gönderildiler. Tapınakları yerlebir edildi, ağızları mühürlendi, kalemleri kırıldı ve onların yasaları, din, mülkiyet, aile ve düzen adına yırtılıp atıldı. Düzenin bağnaz burjuvaları, kendi balkonlarında, sarhoş bir başıbozuk asker tarafından kurşuna dizildiler, kutsal aile ocakları hakarete uğradı, evleri sırf vakit geçirmek için bombalandı, ve bütün bunlar, mülkiyet, aile, din ve düzen adına yapıldı. Burjuva toplumunun tortusu, son olarak, düzenin kutsal ordusunu (falanj) oluşturuyor, ve kahraman Crapulinsky,[269] "toplumun kurtarıcısı" olarak Tuileries sarayına giriyor.

II

Olaylar zincirini yeniden ele alalım:

Ulusal Kurucu Meclisin tarihi, Haziran günlerinden itibaren, cumhuriyetçi burjuva kesiminin, üçrenkli (sayfa 487) cumhuriyetçiler, katıksız cumhuriyetriler, siyasal cumhuriyetçiler, biçimci cumhuriyetçiler vb. adı ile tanınan kesimin egemenliğinin ve parçalanıp dağılmasının tarihidir.

Louis-Philippe'in burjuva krallığında, bu kesim, resmi cumhuriyetçi muhalefeti oluşturuyordu ve dolayısıyla bu çağın siyaset dünyasının tamamlayıcı bir parçası olarak kabul edilmişti. Meclislerde temsilcileri vardı ve basında önemli bir etki alanına sahipti. Cumhuriyetçi burjuva kesiminin Paris'teki organı National, [122] kendi tarzinda, Le journal des débatst[139] kadar ağırbaşlı bir gazete sayılıyordu. Bu kesimin anayasal krallık altındaki yeri, onun niteliğine tamamıyla uygundu. Bu kesim, büyük ortak çıkarlarla biraraya toplanmış, ve ötekilerden özel üretim koşulları ile ayrılmış bir burjuvazi kesimi değildi; ancak, cumhuriyetçi kafada burjuvalardan, yazarlardan, avukatlardan, subaylardan ve memurlardan oluşmuş bir yârandı ve onun etkinliği, ülkenin Louis-Philippe'e karşı hissettiği kişisel antipatiye, eski cumhuriyetin anılarına, bir miktar coşkulu cumhuriyetçinin inançlarına ve özellikle de Viyana antlaşmalarına[270] ve İngiltere ile ittifaka karşı duyulan kini titizlikle sürdüren Fransız milliyetçiliğine dayanıyordu. National'in Louis-Philippe zamanında sahip olduğu etkinliğin büyük bir bölümü, bu maskeli emperyalizmden doğuyordu; ama daha ilerde, cumhuriyet döneminde, National, bu alanda Louis Bonaparte'ın şahsında çok tehlikeli bir rakiple karşılaşacaktı. National de, o zaman, geri kalan bütün burjuva muhalefetinin yaptığı gibi mali aristokrasi ile savaşıyordu. Onun, Fransa'da, mali aristokrasiye karşı savaşıma bağlı olan bütçe aleyhindeki polemikleri, kendisine çok ucuz bir halk sevgisi sağlıyordu ve ilkelere aşırı bağlı başyazılarına kullanamayacakları kadar çok malzeme getiriyordu. Sanayi burjuvazisi, Fransız gümrük sisteminde, koruyucu yöntemi, ekonomik nedenlerden çok ulusal nedenlerle de olsa, savunduğu için National'e karşı, iyilikbilir duygular taşıyordu; burjuvazinin tümü, National'in, komünizm ve sosyalizm konusunda kin dolu ihbarlarının hesabını tutuyordu. Üstelik, National partisi salt cumhuriyetçi idi, yani burjuva egemenliğinin, kralcı bir biçim yerine cumhuriyetci bir biçime bürünmesini ve özellikle bu egemenlikte aslan payının kendine verilmesini istiyordu. (sayfa 488) Ancak, dönüşünün koşullarına gelince, bu konuda, kesinlikle hiç bir fikri yoktu. Tersine, onun için gün gibi apaçık olan şey, ve Louis-Philippe'in hükümdarlığının son zamanlarında, reformun şölenlerinde herkesin gözü önünde açığa vurulan şey, National'in demokrat küçük-burjuvalar, özellikle de devrimci proletarya arasında tutulmamasıydı. Bu katıksız cumhuriyetçiler, zaten bu katıksız cumhuriyetçiler açısından doğal olduğu üzere, en tanınmış temsilcilerine Geçici Hükümette bir yer sunan Şubat Devrimi[51] patlak verdiği zaman, her şeyden önce, neredeyse Orleans düşesinin naipliğiyle yetinmek üzereydiler. Bu temsilciler, doğal olarak, önceden burjuvazinin ve Ulusal Kurucu Meclisin çoğunluğunun güvenine sahiptiler. Geçici Hükümetin sosyalist unsurları, Ulusal Meclisin daha ilk birleşiminde atadığı Yürütme Komisyonundan derhal çıkartıldılar ve National partisi, Yürütme Komisyonunu dağıtmak ve böylece en yakın rakiplerinden, küçük-burjuva ya da demokrat cumhuriyetçilerden (Ledru-Rollin, vb.) kurtulmak için, Haziran ayaklanmasından yararlandı. Haziran katliamını yönetmiş olan burjuva cumhuriyetçi partinin generali Cavaignac, diktatörce bir güç kullanarak, Yürütme Komisyonunun yerini aldı. National'in eski başyazarı Marrast, Ulusal Kurucu Meclisin sürekli başkanlığına atandı ve bakanlıklar ve onlar gibi başka bütün önemli yerler, katıksız cumhuriyetçilerin eline geçti.

Burjuva cumhuriyetçilerin, uzun zamandan beri kendilerini temmuz monarşisinin meşru varisi sayan kesimi, böylece kendi ülküsünü aşmış bulunuyordu, ama Louis-Philippe yönetiminde düşlediği gibi burjuvazinin tahta karşı liberal bir başkaldırması sonucu değil, top atışı ile bastırılan proletaryanın senmayeye karşı ayaklanması sonucunda iktidara geliyordu. Onun, en devrimci bir olay olacağını düşünüp tasarladığı şey, gerçekte, en karşı-devrimci bir olay olarak geçmişti. Meyve, onun eline düşüyordu, ama bu meyve, hayat ağacından değil, bilim ağacından geliyordu.

Burjuva cumhuriyetçilerin tek başlarına egemenlikleri ancak 24 Hazirandan 10 Aralık 1848'e kadar sürdü. Bu egemenliğin tarihi, cumhuriyetçi anayasanın hazırlanışı ve Paris'te sıkıyönetim ilanı olarak özetlenebilir.

Yeni Anayasa aslında, 1830 anayasal Sözleşmenin [271] (sayfa 489) cumhuriyetçileştirilmiş baskısından başka bir şey değildi. Bizzat burjuvazinin büyük bir bölümünü siyasal iktidarın dışında tutan temmuz monarşisinin, dar, vergili-seçim (censitaire)[7*] sistemi, burjuva cumhuriyetinin varlığı ile bağdaşmaz bir şeydi. Şubat Devrimi, derhal, bu vergili-seçim (cens)[8*] yerine, tek dereceli genel oy sistemini ilan etmişti. Bu olayı önlemek burjuva cumhuriyetçilerinin elinden gelmezdi. Ancak buna, seçim bölgesinde altı ay oturmuş olmak kısıtlayıcı kaydını eklemekle yetinmek zorunda kaldılar. Eski idarî, beledî, adlî ve askerî örgütlenme olduğu gibi alıkonuldu, ve anayasanın bu örgütlenmeye değişiklik getirdiği yerlerde de, bu değişiklik, içerikte, metinde, esasında değil, yalnız maddelerin sıralanışında yapıldı.

1848 özgürlüklerinin kaçınılmaz kurmayı: kişi özgürlüğü, basın özgürlüğü, söz, dernek kurma, toplanma özgürlüğü, öğrenim özgürlüğü, inanç özgürlüğü, vb., onu yararlanmaz kılan bir anayasal üniformaya büründü. Bu özgürlüklerden herbiri, Fransız yurttaşlarının mutlak hakkı ilan edildi, ancak şu değişmez koşulla ki, bu özgürlükler, yalnız "başkasının eşit hakları ve genel güvenlik" ile, ve aynı zamanda, doğrudan bu özgürlükler arasındaki uyumu sağlamakla yükümlü "yasalar"la çatışmadıkları ölçüde, sınırsız idiler. Örneğin: "Yurttaşlar, dernek kurmak, banşçıl ve silahsız toplanmak, dilekçe yazmak ve görüşlerini basın yoluyla ve daha başka yollarla açıklamak hakkına sahiptirler. Bu hakların kullanılmasında, başkasının eşit haklarından ve genel güvenlikten başka sınır yoktur." (Fransız Anayasası, Bölüm II, § 8) — "Öğrenim serbesttir. Öğrenim özgürlüğü, yasa ile saptanan koşullar içinde ve devletin yüksek denetimi altında yerine getirilmelidir." (l.c., § 9) — "Her yurttaş, yasayla öngörülen koşullar dışında, konut dokunulmazlığına sahiptir." (Bölüm I, § 3) vb., vb.. — Anayasa, sürekli olarak, birbirleriyle çatışmalarını ve kamu güvenliğini tehlikeye düşürmelerini önlemek için, bu mutlak özgürlüklerden yararlanılmasını düzene koymaya ve getirilen kayıtları belirginleştirmeye yönelik gelecekteki anayasa ilkelerini geliştirecek temel (sayfa 490) yasalara (lois Organiques) atıf yapar. Ve sonradan, bu temel yasalar, düzenin dostları tarafından pişirilip kotarılmış ve bütün bu özgürlükler, burjuvazinin, toplumun öteki sınıflarının eşit haklarına dokunmadan yararlanabileceği bir biçimde düzene konulmuştur. Bu temel yasalar, ne zaman bu özgürlükleri öteki sınıflara tümden yasaklasa ya da yalnız, polis tuzaklarından başka bir şey olmayan koşullar altında kullanılmalarına izin verse, bu, daima anayasanın buyruklarına uygun olarak, yalnızca "kamu güvenliği", başka bir deyişle burjuvazinin güvenliği yararına olmuştur. Bunun içindir ki, sonradan, bütün bu özgürlükleri ortadan kaldıran düzenin dostları olsun, bu özgürlükleri eksiksiz isteyen demokratlar olsun, her iki taraf da, haklı olarak, iddialarını anayasaya dayandırmışlardır. Anayasanın her paragrafı, gerçekten de, kendi karşı-savını, kendi lordlar kamarasını, kendi avam kamarasını içerir: metinde özgürlük, sayfa kenannda bu özgürlüğün kaldırılması. Daha sonraları, özgürlük sözüne saygı gösterildiği, ama onun gerçek uygulaması, kuşkusuz yasal yollarla yasaklandığı sürece, her ne kadar gerçek varlığı tamamen yokedilmiş olsa da özgürlüğün anayasal varlığı tam ve dokunulmamış olarak kaldı.

O kadar ustalıkla dokunulmaz kılınan bu anayasa, gene de, tıpkı Aşil gibi yalnız bir noktadan yaralanabilir, ama topuktan değil de baştan, ya da daha doğrusu içinde yitip gittiği iki baştan, Yasama Meclisi ile cumhurbaşkanı'ndan yara alabilir. Anayasayı bir karıştırınız, yalnız cumhurbaşkanı ile Yasama Meclisinin ilişkilerini saptayan paragrafların mutlak, pozitif, çelişki olanağından uzak, çarpıtılması olanaksız olduklarını farkedeceksiniz. Burada, burjuva cumhuriyetçiler için, gerçekten kendi güvenlikleri sözkonusuydu. Anayasanın 45'ten 70'e kadar olan paragrafları o şekilde kaleme alınmıştır ki, Ulusal Meclis, cumhurbaşkanını anayasal yolla uzaklaştırabilirse de, cumhurbaşkanı, Ulusal Meclisten ancak anayasal olmayan bir yolla, yani bizzat anayasayı ortadan kaldırarak kurtulabilir. Bu duruma göre, anayasa böylece kendinin zor yoluyla kaldırılmasına yolaçar. Anayasa, 1830 Sözleşmesi gibi güçler ayrımını yalnız kutsamakla kalmaz, bu ayrımı en dayanılmaz bir çelişki haline gelene kadar genişletir. Anayasal güçlerin oyunu —Guizot, yasama (sayfa 491) gücü ile yürütme gücü arasındaki çekişmelere bu adı veriyordu— 1848 Anayasasında hiç durmadan "va banque"[9*] oynar. Bir yanda sorumsuz, dağıtılamaz, bölünmez bir Ulusal Meclisi, her şeyin üstünde olan bir yasama gücünü elinde bulunduran, savaş, barış ve ticaret antlaşması konularında son merci olarak karar veren, genel af yapma hakkına yalnız kendisi sahip bulunan ve sürekli niteliği ile hep sahnenin önünde yer alan bir Ulusal Meclisi oluşturan, genel oyla seçilmiş, yeniden seçilebilir 750 halk temsilcisi. Öte yanda, krallık erkinin bütün hassaları ile, bakanlarını Ulusal Meclisten bağımsız olarak atamak ve görevden almak hakkı ile, yürütme gücünün bütün eylem olanaklarına sahip, tüm devlet görevlerini elinde bulunduran ve böylece de Fransa'da her rütbe ve kıdemden 50.000 memur ve subaya bağlı bir-buçuk milyonun kaderini elinde tutan cumhurbaşkanı. O, ülkenin bütün silahlı kuvvetlerinin komutanıdır. O, herhangi bir suçluyu bağışlamak, ulusal muhafızları açıka almak, Danıştayın onaması ile yurttaşlarca seçilen eyalet ve belediye kurulu üyelerinin görevine son vermek gibi bir ayrıcalıktan yararlanır. Yabancılarla her türlü görüşme yapma inisiyatifine sahiptir ve bu görüşmelerin yönetimini elinde tutar. Meclis, aralıksız daima sahnede kaldığı, kamuoyunun eleştirisine maruz bulunduğu halde, o, cumhurbaşkanı, Champs-Elysées'de gizli bir yaşam sürdürüyor, gözlerinin önünde ve yüreğinin içinde, anayasanın 45. maddesi, her gün "Frère, il faut mourir![10*] Senin iktidarın, seçilişinin dördüncü yılında güzel mayıs ayının ikinci pazarında sona eriyor! O zaman bu iktidarın gözkamaştırıcılığı da bitecek! Temsil ikinci kez oynanmayacaktır, ve eğer borcun varsa, ve eğer güzel mayıs ayının ikinci pazar gününü Clichy'ye[272] gitmeyi yeğlerniyorsan vakit varken, anayasanın sana verdiği 600.000 franklık ödenekle bu borçları ödemenin çarelerini düşün!" diye bağırıyor. Ama, yasa maddeleri ile manevi bir güç yaratmanın olanaksızlığından başka, cumhurbaşkanını tek dereceli seçimle bütün Fransızlara seçtirmekle, anayasa, bir kez daha kendi kendini yıkıyor. Fransa'nın oyları Ulusal Meclisin 750 (sayfa 492) üyesine dağılırken, burada, tersine, tek bir kişi üzerinde toplanır. Her milletvekili yalnız şu ya da bu partiyi, şu ya da bu kenti, şu ya da bu köprübaşını ve hatta, salt yediyüz ellinci herhangi bir kimseyi seçme zorunluluğunu, bir insan üzerindeki eşyadan daha fazla titizlik gösterilmediği bu seçme işlemini temsil ettiği halde, o, ulusun seçtiğidir ve onun seçirni, egemen halkın dört yılda bir oynadığı kozdur. Seçilmiş Ulusal Meclis, ulusa metafizik bir bağ ile bağlıdır, ama seçilrniş cumhurbaşkanı, ulusa kişisel bir bağ ile bağlıdır. Ulusal Meclis, elbette ki çeşitli üyelerinde ulusal ruhun başka başka yönlerini temsil eder, ama bu ulusal ruh, asıl cumhurbaşkanında cisimleşir. Başkan, meclis karşısında bir çeşit tanrısal hakka sahiptir. O, halkın sayesinde başkandır.

Deniz tanrıçası Tetis, Aşil'e gençliğinin bahannda yok olup gideceğini önceden haber vermişti. Aşil gibi ancak bir yerinden yaralanabilir olan anayasa da, erken bir ölürnle yokolacağını önsezileri ile hissediyordu. Kralcıların, bonapçıların, demokratların, komünistlerin böbürlenmelerinin farkına varmak için, Kurucu Meclisin katıksız cumhuriyetçilerinin kendi ülkesel cumhuriyetlerinin bulutlu gökyüzünden aşağıdaki yabancısı olduğu dünyaya bir gözatmaları yetiyordu ve Tetis denizden çıkıp, bildiği gizi kendilerine açıklama gereksinmesini duymadan da, onlar, yasarna konusundaki büyük başyapıtlarının taçlandırılmasına yaklaştıkları ölçüde günden güne saygınlıklarını daha çok yitiriyorlardı. Anayasal bir hileye başvurarak anayasanın 111. paragrafının yardımı ile kaderi boşa çıkarmaya çalıştılar; bu paragrafa göre, anayasada yapılacak her çeşit değişikliğin yeniden görüşülmesi önerisi, ancak, bir aylık arayarla birbirinden ayrilmış ardarda üç birleşimden sonra, en az dörtte-üç çoğunlukla ve ayrıca Ulusal Meclisin en az 500 üyesinin oylamaya katılması koşuluyla oylanabilir. Bu, daha şimdiden parlamenter bir azınlık haline düşmekte olduklarını kahince gören katıksız cumuhuriyetçilerin, henüz parlamenter çoğunluktan istedikleri yönde yararlanabildikleri ve hükümet iktidarının bütün eylem olanaklarını ellerinde bulundurdukları bir sırada, her gün, güçsüz ellerinden biraz daha kaçar gördükleri bir iktidarı hâlâ kullanmak için yaptıkları umutsuz bir girişimden başka bir şey değildi. (sayfa 493)

Nihayet, anayasa, bir paragrafta "uyanık" yurttaşları ve "yurtseverleri" gene kendisinin yarattığı en yüce mahkemenin, yani Yüksek Mahkemenin titiz ve cezai dikkatine sunduktan sonra, melodram niteliğindeki bir başka paragrafta, kendi kendisini, "tüm Fransız halkının olduğu gibi tek tek kişi olarak Fransızların da uyanıklığına ve yurtseverliğine" emanet ediyor.

2 Aralık 1851'de, bir kafa vurmakla değil, sadece bir şapkanın değmesiyle yıkılan 1848 Anayasası işte bu idi. Bu şapkanın Napoléon'un üç köşeli şapkası olduğu da doğrudur.

Cumhuriyetçi burjuvalar, Meclis'te, bu anayasayı inceden inceye düzeltmek, üzerinde tartışmak ve oylamakla uğraşırlarken, Meclis dışında Cavaignac Paris'te sıkıyönetimi sürdürüyordu. Paris'te sıkıyönetimin ilanı, Kurucu Meclise, cumhuriyeti dünyaya getiren doğum sancılarında ebelik hizmeti görmüştü. Anayasa daha sonra süngüler altında katledildiyse de, anayasayı daha anasının bağrında gene süngü darbeleri ile, hem de halka doğrultulmuş süngülerle korumak ve anasının da onu gene süngülerin yardımıyla dünyaya getirmek zorunda kaldığını unutmamak gerekir. "Saygıdeğer cumhuriyetçiler"in ataları, simgeleri olan üçrenkli bayrağı,[127] tüm Avrupa'da dolaştırmışlardı. Onlar da, tüm Kıtada kendi kendine yolunu bulan, ama eyaletlerin yarısında yurttaşlık hakkı elde edene dek Fransa'ya geri dönmeyi yeğleyen bir buluş yaptılar. Bu buluş, sıkıyönetim idi. Muazzam bir buluştu bu, sonraları, Fransız Devrimi süresince patlak veren her bunalımda uygulanmıştı. Ama Fransız toplumunu rahat durdurmak için dönem dönem kendisine zorla kabul ettirilen kışla ve ordugâh; dönem dönem kendisine adalet dağıttırılan ve ülke yönettirilen vâsi ve denetçi, polis ve gece bekçisi rolü yaptırılan kılıç ve filinta; dönem dönem toplumun yüce bilgeliği, toplumun güdücüsü diye ululanan bıyık ve üniforma, sonunda, en yüce yönetim olarak kendi öz yönetimlerini ilân ederek toplumu bir kerede toptan ve kesin olarak kurtarmanın ve burjuva toplumunu kendi kendini yönetme kaygısından tamamıyla azat etmenin daha iyi olacağına inanmayacaklar mıdır? Kışla ve ordugâh, kılıç ve filinta, bıyık ve üniforma, o zaman, bu göze görünür hizmet karşılığında daha çok ücret alabilecekleri (sayfa 494) gibi bir fikre varmaları gerekirdi, oysa sadece dönem dönem gelen sıkıyönetim ilânları halinde ve burjuvazinin şu ya da bu kesiminin çağrısı üzerine toplumun geçici olarak kurtarılması halinde, birkaç ölü ve yaralı ile burjuvazinin bir-iki dostça sırıtması dışında, sonuç kendileri için hiç de dolgun değildi. Kısacası, ordu, sıkıyönetimi kendi öz çıkarına oynamak ve aynı zamanda burjuvaların kasalarını kuşatmak istemeyecek miydi? Ayrıca, bu arada belirtelim ki, Cavaignac'ın komutasında ayaklananlardan 15.000 kişiyi yargılamadan sürgüne gönderen askeri komisyonun başkanı Albay Bernard'ın şu anda, yeniden Paris'te görev görmekte olan komisyonunun başında olduğunu unutmamak gerekir.

Saygıdeğer cumhuriyetçiler, katıksız cumhuriyetçiler, Paris'te sıkıyönetim ilân ederek, üzerinde 2 Aralık 1851'in imparatorluk muhafizlarının[273] boy atacağı zemini hazırlamış olsalar bile, buna karşılık Louis-Philippe zamanında olduğu gibi ulusal duyguyu abartacakları yerde şimdi ulusal iktidarı ellerine geçirince yabancı karşısında yaltaklandıkları için ve İtalya'yı serbest bırakacakları yerde Avusturyalıların ve Napolililerin[274] onu yeniden ele geçirmelerine izin verdikleri için övgüyü haketmektedirler. Louis Bonaparte'ın 10 Aralık 1848'de Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, Cavaignac'ın ve Kurucu Meclisin diktatörlüğüne son verdi.

Anayasanın 44. paragrafında şöyle deniyor, "Fransız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, hiç bir zarnan Fransız yurttaşı niteliğini yitirrnemiş olmalıdır." Oysa, Fransız Cumhuriyetinin yalnız birinci başkanı değil, Louis-Napoléon Bonaparte da Fransız yurttaşı niteliğini yitirmişti, yalnız İngiltere'de "özel polis memuru" olmakla kalmamış, İsviçre uyruğuna da geçmişti.[275]

10 Aralık seçiminin öneminin ne olduğunu bir başka yerde gösterdim.[11*] Burada, bu seçimin, Şubat Devriminin masraflarını ödemek zorunda kalmış olan köylülerin ulusun öteki sınıflarına karşı bir tepkisi, kırın kente karşı bir tepkisi olduğuna dikkati çekmek yeter. Bu seçim, National'in cumhuriyetçilerinin ne şan ne de kazanç sağladıkları ordu tarafından, Bonaparte'ı kendisini monarşiye götürecek köprü (sayfa 495) olarak selamlayan büyük burjuvazi çevrelerinde, onu, Cavaignac'ı cezalandıracak adam gibi gören proleterler ve küçük-burjuvalar arasında çok iyi karşılandı. Daha ilerde köylülerin Fransız Devrimi konusundaki tutumlarını daha yakından incelemek fırsatını bulacağım.

20 Aralık 1848'den Kurucu Meclisin dağılması tarihi olan Mayıs 1849'a kadar uzanan dönem, burjuva cumhuriyetçilerinin düşüşü tarihini içerir. Bunlar, burjuvazi için bir cumhuriyet kurduktan, devrimci proletaryayı safdışı ettikten, demokrat küçük-burjuvaziyi geçici olarak susturduktan sonra, kendileri de, haklı olarak kendi özel mülkü gibi bu cumhuriyet üzerine ambargo koyan burjuvazinin kitlesi tarafından bir kenara atıldılar. Ama bu burjuva kitlesi kralcı idi. Bir bölümü, büyük toprak sahipleri, Restorasyon döneminde[148] hüküm sürmüştü, dolayısıyla meşruiyetçi[65] idi. Öteki bölümü, yani mali aristokrasi ve büyük sanayiciler temmuz monarşisi sırasında hüküm sürmüşlerdi, bu yüzden onlar da orleancı[100] idiler. Ordunun, üniversitenin, kilisenin, baronun, akademinin ve basının büyük kodamanları, eşit olmayan oranlarda da olsa, bu iki akım arasında bölünmüşlerdi. Ne Bourbon, ne de Orleans adını taşımayıp yalnız sermaye adını taşıyan burjuva cumhuriyetinde ortaklaşa hüküm sürebilecekleri devlet biçimini bulmuşlardı. Haziran ayaklanması, daha o zaman, onları "düzen partisi"[147] olarak biraraya getirmişti. Şimdi de, Ulusal Mecliste hâlâ koltuğu olan burjuva cumhuriyetçiler yâranını uzaklaştırmak sözkonusuydu. Bu katıksız cumhuriyetçiler, proletaryaya karşı zor kullanırken ne kadar kaba ve hoyrat davrandılarsa, şimdi tam da cumhuriyetçiliklerini ve yürütme gücünü ve kralcılara karşı kendi yasama güçlerini savunmak sözkonusu olduğu bir sırada geri çekilirlerken de, o kadar korkak, o kadar tabansız, çekingen, yumuşak başlı, savunmasız oldular. Burada, onların dağılıp yok olmalarının yürekler acısı öyküsünü anlatacak değilim. Onlar ortadan yok olmadılar, buhar olup uçtular. Onların tarihi sonsuza değin bitmiştir artık, ve sonraki dönemde, onlar, meclisin içinde olduğu kadar dışında da, artık ancak eski anılar olarak, şu yalın cumhuriyet sözcüğü yeniden sözkonusu olur olmaz ve devrimci çatışma ne zaman daha alt bir düzeye düşme tehlikesi gösterse birazcık (sayfa 496) hayat kazanır görünen anılar olarak kendilerini gösterebilirler. Bu arada şuna da işaret edeyim ki, bu partiye adını veren gazete, yani National, sonraki dönemde sosyalist oldu.

Bu dönemle işimizi bitirmeden önce, 20 Aralık 1848'den Kurucu Meclise kadar giden dönemde birbirleriyle çok yakın ilişkiler sürdürdükleri halde, 2 Aralık 1851'de birbirlerini yok eden iki güce yeniden bir göz atmamız gerekir. Bir yanda Louis Bonaparte'tan, öte yanda da güçbirliği etmiş kralcılar, düzen partisi, büyük burjuvaziden sözetmek istiyoruz. Bonaparte, cumhurbaşkanı olur olmaz düzen partisinden oluşan bir bakanlar kurulu kurdu, başına da Odilon Barrot'yu, nota bene, parlamenter burjuvazinin en liberal kesiminin liderini getirdi. Bay Barrot, 1830'dan beri peşinden koştuğu bakanlığı sonunda ele geçirmişti, hem de başbakan olarak, ama Louis-Philippe zamanında düşündüğü gibi parlamenter muhalefetin en ileri lideri sıfatıyla değil de, bir parlamentonun canına okumak özel göreviyle ve amansız düşmanları cizvitlerin ve meşruiyetçilerin müttefiği olarak. Barrot, en sonunda, nişanlıyı eve götürüyordu, ama nişanlı fahişe oluktan sonra. Bonaparte'ın kendisine gelince, o, görünüşte tamamıyla perde arkasına çekilmişti. Düzen partisi onun yerine hareket ediyordu.

Bakanlar kurulunun daha ilk toplantısında, Roma seferine karar verildi, ve Ulusal Meclisin haberi olmaksızın bu işe girişmek için anlaşmaya varıldı ve sahte bir bahane ile gerekli krediler meclisten koparıldı. Böylece, Ulusal Meclise karşı dolandırıcılıkla ve devrimci Roma Cumhuriyeti aleyhine yabancı mutlakiyetçi hükümdarlıklarla gizli fesat çevirmekle işe başlandı. Bonaparte da, aynı şekilde ve aynı manevralara başvurarak kralcı Yasama Meclisine ve onun anayasal cumhuriyetine karşı 2 Aralık darbesini hazırladı. Unutmayalım ki, 20 Aralık 1848'de Bonaparte'a bakanlarını sağlamış olan parti, 2 Aralık 1851'de de Yasama Meclisinin çoğunluğunu oluşturdu.

Kurucu Meclis, Ağustos ayında, anayasayı tamamlamaya yönelik bir dizi temel yasa hazırladıktan ve yayımladıktan sonra, kendini dağıtmaya karar vermişti. Düzen partisi, 6 Ocak 1849'da, temsilcisi Rateau aracılığı ile, meclise temel yasaları bırakmasını ve kendi kendini dağıtmaya karar (sayfa 497) vermesini önerdi. Bay Odilon Barrot başta olmak üzere, yalnızca bakanlar kurulu değil, Ulusal Meclisin bütün kralcı üyeleri de, bir âmir havasıyla, Kurucu Meclise, kredinin eski durumuna getirilmesi, düzenin sağlamlaştırılması, bugünkü geçici duruma son verilmesi ve kararlı bir durum yaratılması için, dağılmasının zorunlu olduğunu, meclisin yeni hükümetin çalışmasını güçleştirdiğini, salt öcalma zihniyeti ile varlığını uzatmaya çalıştığını ve ülkenin kendisinden bezdiğini açıkça bildirdiler. Bonaparte, yasama gücüne yöneltilen bütün bu sövgüleri özenle not etti, onları ezberledi ve 2 Aralık 1851'de, parlamentonun kralcılarına onlardan ders almış olduğunu tanıtladı. Onların kendi kanıtlarını, onlara karşı çevirdi.

Barrot kabinesi ve düzen partisi daha da ileri gittiler. Bütün Fransa'da, Ulusal Meclise hitap eden toplu dilekçeler hazırlattırdılar, bunlarda çok dostça bir dille meclisten kendini dağıtması isteniyordu. İşte böylece, Ulusal Meclisin karşısına, halkın anayasal örgütsel ifadesinin karşısına, halkın örgütlenmemiş yığınlarını diktiler. Bonaparte'a, parlamento meclislerini halka havale etmeyi öğrettiler. Sonunda, Kurucu Meclisin, kendi kendini dağıtmaya karar vereceği 29 Ocak 1849 günü geldi. Meclis, toplantı yerini askerlerce tutulmuş buldu. Ulusal Muhafızın ve nizami birliklerin yüksek komutasını elinde bulunduran düzen partisi generali Changarnier, Paris'te, sanki bir savaş arifesinde imiş gibi birçok birlikleri teftişten geçirdi, ve kralcılar koalisyonu, gözdağı veren bir tonla Kurucu Meclise, eğer söz dinlemezse zor kullanılacağını açıkladı. Meclis söz dinledi ve ancak çok kısa bir uzatma süresi için pazarlık etti. Peki bu 29 Ocak, bu kez Cumhuriyetçi Ulusal Meclise karşı Bonaparte'ın güçbirliği ile kralcılar tarafından gerçekleştirilen bir 2 Aralık 1851 hükümet darbesi değil de ne idi? Bu baylar, Bonaparte'ın, 29 Ocak 1849'dan, Tuileries sarayında bir kısım birliklere kendi önünde geçit resmi yaptırtmak için yararlandığını ve birliklerin bu parlamenter iktidara karşı ilk başkaldırmaları fırsatına Caligula'yı[276] düşündürtecek biçimde dörtelle sarıldığına dikkat etmediler ya da etmek istemediler. Onlar yalnız kendi Changamier'lerini görüyorlardı.

Eğitim yasası dini ibadet yasası gibi anayasayı (sayfa 498) tamamlamaya yönelik temel yasalar, düzen partisini Kurucu Meclisin ömrünü zor yoluyla kısaltmaya iten nedenlerden biriydi. Kralcılar koalisyonu için, bu yasaları, güvenilir olmaktan çıkmış cumhuriyetçilerin değil, kendilerinin yapmaları birinci derecede önem taşıyordu. Zaten bu temel yasalar arasında bir tanesi cumhurbaşkanının sorumluluklarına ilişkindi. 1851'de, Bonaparte 2 Aralık darbesi ile bu darbeyi önlediği zaman, Yasama Meclisi de tam bu yasanın hazırlanması ile uğraşıyordu. Kralcılar koalisyonu, 1851 kış dönemi parlamento çalışmalarında, cumhurbaşkanının sorumluluğu konusundaki yasayı tamamlanmış hatta çekingen, düşman cumhuriyetçi bir meclis tarafından yapılmış olarak bulmak için neler vermezdi!

Kurucu Meclis, 29 Ocak 1849'da, kendi eliyle son silahını da kırdıktan sonra, Başbakan Barrot ve onun düzen dostları, meclisi köşeye kıstırdılar, ona hakaret olabilecek hiç bir şeyi esirgemediler ve onun umutsuz zaafından, halk yanında hâlâ sahip olabildiği saygınlığın en son kırıntılarını da yitirmesine malolan yasalar kopardılar. Aklı hep Napoléon'da olan Bonaparte, parlamenter iktidarın bu düşkünlüğünü açıkça kötüye kullanmak cesaretini gösterdi. Gerçekten de Ulusal Meclis, 8 Mayıs 1849'da, hükümeti, Civita-Vecchia'nın Oudinot tarafından işgali dolayısıyla bir kınama oylaması ile cezalandırdığı ve Roma seferinin iddia edilen hedefine döndürülmesini emrettiği zaman, Bonaparte, hemen o akşam, Le Moniteur'de [128] Oudinot'ya yazılmış ve onun parlak işlerini kutlayan ve böylece daha şimdiden, kendisini parlamentonun kalem efendileri karşısında ordunun yüce koruyucusu olarak ortaya koyan bir mektup yayınladı. Ona, "şu bizim saf" gözüyle bakan kralcılar buna gülümsediler. Nihayet, Kurucu Meclis Başkanı Marrast, bir an için Ulusal Meclisin güvenliğinin tehdit altında bulunduğuna inanıp da anayasaya dayanarak, alayı ile birlikte bir albay istediği zaman, albay ondan emir almayı reddetti, disiplini neden gösterdi ve Marrast'yı Changarnier'ye yolladı: Changarnier "entelektüel süngüleri" sevmediğini belirtip alay ederek, Marrast'yı başından savdı. Kasım 1851'de, kralcılar (sayfa 499) koalisyonu, Bonaparte'a karşı kesin bir savaşa başlamak istediklerinde, ünlü Defterdarlar Tasarısı[277] vesilesiyle, Ulusal Meclis başkanı tarafından birliklere doğrudan doğruya elkonulması ilkesini kabul ettirmeye çalıştılar. Onların generallerinden biri, Le Flô, yasa tasarısını imzalamıştı. Changarnier öneriye boşuna oy verdi ve Thiers, boşuna, eski Kurucu Meclisin ileri görüşlülüğüne saygılarını sundu. Savaş Bakanı Saint-Arnaud, kendisini tıpkı Changarnier'nin Marrast'ı yanıtladığı gibi yanıtladı, ve bu, Montagne'ın alkışlarıyla karşılandı!

İşte böylece, bizzat düzen partisi, henüz Ulusal Meclis olmadığı ve henüz sadece bakanlar kurulu olduğu bir zamanda, parlamenter rejimi sarsmıştı. Ve 2 Aralık 1851, bu rejimi Fransa'dan sürüp çıkardığı zaman da büyük gürültü kopardı.

Ona iyi yolculuklar diliyoruz.

III

Yasama Meclisi 28 Mayıs 1849'da toplandı. 2 Aralık 1851'de dağıldı. Bu dönem anayasal ya da parlamenter cumhuriyet dönemidir.

Bu dönemin kendisi de bellibaşlı üç döneme ayrılır: 29 Mayıs 1849'dan 13 Haziran 1849'a kadar, demokrasi ile burjuvazi arasında savaşım, küçük-burjuva ya da demokrat partinin yenilgisi; 13 Haziran 1849'dan 31 Mayıs 1850'ye kadar burjuvazinin, yani güçbirliği kurmuş orleancılarla meşruiyetçilerin ya da düzen partisinin parlamenter diktatörlüğü, genel oy sisteminin kaldırılması ile taçlandırılan diktatörlük; 31 Mayıs 1850'den 2 Aralık 1851'e kadar burjuvazi ile Bonaparte arasında savaşım, burjuva egemenliğinin devrilmesi, anayasal ya da parlamenter cumhuriyetin çöküşü.

Birinci Fransız devriminde, anayasacıların egemenliği, yerini jirondenlerin egemenliğine, onlarınki de jakobenlerin egemenliğine bıraktı. Bu partilerin herbiri en ileri partiden destek alır. Bunlardan herbiri, devrimi, artık kendisinin ardından gidemeyeceği, hele önüne geçemeyeceği kadar ileri götürdüğünde, kendisini izleyen en gözüpek müttefik tarafından uzaklaştırıdı ve giyotine gönderildi. Devrim, böylece yükselen bir çizgi izleyerek gelişti.

1848 devriminde ise bunun tersi oluyor. Proletarya partisi, (sayfa 500) demokrat küçük-burjuva partisinin basit bir eklentisi gibi görünüyor. Proletarya partisi, 16 Nisanda,[137] 15 Mayısta ve Haziran olaylarında demokrat küçük-burjuva partisinin ihanetine uğradı ve yalnız başına bırakıldı. Demokrat parti ise, kendi yönünden cumhuriyetçi burjuva partisinin omuzuna yaslanıyor. Cumhuriyetçi burjuva partisi, sağlam bir tabana sahip olduğunu düşünür düşünmez, uygunsuz yol arkadaşından yakasını kurtarıyor ve düzen partisine yaslanıyor. Düzen partisi kaykılıp çekiliveriyor, burjuva cumhuriyetçilerine takla attırıyor, kendisi de gidip silahlı kuvvetlerin omuzuna dayanıyor. Hâlâ silahlı kuvvetlerin omuzuna dayandığını sanıp dururken, bir sabah, bu omuzların süngüye dönüşmüş olduğunun farkına varıyor. Her parti, kendisini ileri itmek isteyeni geri tepiyor, kendisini geri itmek isteyene ise ileri doğru abanıyor. Bu gülünç durum içinde yer almış olanın, dengesini yitirmesinde, kaçınılmaz eğilip bükülmelerden sonra garip canbazlıklarla yere yıkılmasında şaşılacak hiç bir şey yoktur. Devrim, böylece inen bir çizgi izliyor. Devrim, daha Şubatın son barikatı kaldırılmadan ve ilk devrimci otorite oluşturulmadan önce bile bu geriye doğru harekete geçmiş bulunuyor.

Bu önümüzde duran dönem, göze batan apaçık çelişkilerin en çeşitli bir karışımıdır: açıkça anayasaya karşı fesat kuran anayasacılar; kendilerini anayasacı diye ortaya koyan devrimciler; sınırsız yetkiye sahip olmak isteyen ve hep parlamenter kalan bir Ulusal Meclis; sabrı meslek haline getiren ve bugünkü yenilgilerinin acısını gelecekteki zaferlerinin kehaneti ile avutan bir Montagne; cumhuriyetin patres conscripti'si[12*] olan, durumun özellikleri yüzünden, taraftar oldukları krallık ailelerini yabancı ülkelerde tutmak, nefret ettikleri cumhuriyeti ise Fransa'da saklamak zorunda kalan kralcılar; gücünü bizzat kendi zaafından ve saygınlığını ise uyandırdığı horgörüden alan bir yürütme gücü; iki krallığın biraraya gelmiş namus karasından başka bir şey olmayan bir cumhuriyet; emperyalist bir etiket altında Restorasyon ve Temmuz monarşisi; ilk koşulu ayrılma olan ittifaklar; ilk yasası kararsızlık olan savaşlar. Düzen adına yoz ve amaçsız (sayfa 501) bir çalkantı; devrim adına, düzen lehinde en gösterişli, en cafcaflı öğütler. Gerçeksiz tutku ve tutkusuz gerçek, yiğitliği olmayan yiğit, olaysız tarih; tek devindirici gücü takvim gibi görünen, aynı gerilirnlerin ve aynı gevşeyip yumuşamaların durmadan yinelenmesiyle bezdirici bir gelişme; salt çözümlenmeden körelmek, hafiflemek ve yokolmak üzere keskinleşiyor gibi görünen uzlaşmaz çelişkiler; iddialı bir biçimde yayılıp ortaya serilen çabalar ve dünyanın sonu tehlikesi karşısında burjuvaca korku; ve aynı zamanda, "laisser-aller"leriyle[13*] çağımızdan çok Fronde[278] zamanlarını anımsatan dünyanın kurtarıcılarının aşağılık entrikaları ve oynadıkları bayağı saray komedileri; bir tek kişinin düzenbaz budalalığı ile hiçliğe mahküm olan Fransa'nın bütün resmi dehası, genel oyda kendini ortaya her koyuşunda, kendi eksiksiz ifadesini, sonunda, bir dolandırıcının yenilmez iradesinde buluncaya kadar yığınların çıkarlarının kökleşmiş düşmanlarında arayan ulusun iradesi. Eğer bir tarih dönemi tek bir kül rengine boyanabilseydi, o, içte bu dönem olurdu. İnsanlar ve olaylar, tersine çevrilrniş Schlemihl'ler[279] gibi, cisimlerini yitirmiş gölgeler gibi görünüyorlar. Devrimin kendisi, kendi savunucularını felce uğratıyor ve yalnız kendi hasımlarını coşkunluk ve tutku ile süslüyor. Karşı-devrimcilerin durmadan gözlerinin önüne getirdikleri ve afsunlarla kovup uzaklaştırdıkları "kızıl hayalet" sonunda ortaya çıktığı zaman, anarşist Frigyalı, beresiyle değil, ama düzenin üniformasını giymiş olarak kırmızı pantolonla görünüyor.

Daha önce gördük: Bonaparte'ın 20 Aralık 1848 günü, yani kendi yükseliş gününde kurduğu hükümet, bir düzen partisi bakanlar kurulu idi, meşruiyetcilerle orleancıların koalisyon kabinesiydi. Bu Barrot-Falloux kabinesi, azçok şiddet yoluyla ömrünü kısalttığı Kurucu Meclisten sonra da yaşamışıi ve hâlâ da iktidarda bulunuyordu. Kralcılar koalisyonunun generali Changamier, birinci tümenin ve Paris Ulusal Muhafızının başkomutanlığını kendi şahsında birleştirmekte devam ediyordu. Nihayet, genel seçimler, düzen partisine, Ulusal Mecliste büyük bir çoğunluk saklamıştı. Milletvekilleri ve Louis-Philippe'in yüksek meclis üyeleri, (sayfa 502) mecliste meşruiyetçilerden oluşmuş kutsal bir falanj buldular; ulusun sayısız oy pusulaları, onlar için, politika sahnesine giriş kartına dönüşmüştü. Bonapartçı rnilletvekilleri, bağımsız parlamenter bir parti kuramayacak kadar dağınıktılar. Ancak düzen partisinin "mauvaise queue"ü[14*] gibi görünüyordu. İşte böylece düzen partisi hükümet iktidarına, orduya ve yasama organına, kısaca, onun egemenliğini halkın iradesinin ifadesi imiş gibi gösterten genel seçimler ve ayrıca karşı-devrimin Avrupa kıtasının tümü üzerindeki zamandaş zaferi ile moral bakımından güçlenrniş bulunan tüm devlet iktidarına sahip bulunuyordu.

Hiç bir zaman bir parti, daha güçlü araçlarla ve daha elverişli bir durumda savaşa girmedi.

Kazaya uğramış katıksız cumhuriyetçiler, Yasama Meclisinde, başlarında Afrika'nın generalleri Cavaignac, Lamoricière, Bedeau bulunan, yaklaşık elli kişilik bir klik durumuna düştüler. Ama büyük muhalefet partisini Montagne oluşturdu. Montagne, sosyal-demokrat partisine verilen bir parlamenter vaftiz adı idi. Montagne, 750 kişilik Ulusal Meclisin 200 üyesine sahip olmakla, en azından, düzen partisinin ayrı ayrı ele alındığında üç kesiminden herhangi biri kadar güçlüydü. Kralcı koalisyonun tümü karşısındaki göreli azınlığı, özel koşullarla dengelenmiş görünüyordu. Yalnız il seçimleri Montagne'ın kır nüfusu üzerinde büyük bir etkinlik kazanmış olduğunu göstermekle kalmadı, ayrıca hemen hemen bütün Paris milletvekilleri de Montagne'ın saflarında bulunuyordu. Ordu, üç assubayı seçerek demokratik inançlarını ortaya koymuştu ve Montagne'ın lideri Ledru-Rollin, bütün düzen partisi temsilcilerinin tersine, oylarını onun adı üzerinde toplayan beş il tarafından, parlamenter soyluluğa yükseltilmişti. Böylece, Montagne, 29 Mayıs 1849 günü, çeşitli monarşist kesimler arasındaki düzen partisinin tümü ile Bonaparte arasındaki kaçınılmaz çatışmalar yüzünden, bütün başarı öğelerine sahip görünüyordu. Onbeş gün sonra, her şeyini yitirdi, onurunu da.

Bu çağın parlamento tarihini izlemeden önce, incelemekte olduğumuz dönemin niteliği hakkında olağan kuruntuları (sayfa 503) önlemek için burada birkaç uyarıda bulunmalıyız. Demokratların görüş açısından bakıldığında, Kurucu Meclis dönemi sırasında olduğu gibi Yasama Meclisi döneminde de sözkonusu olan, cumhuriyetçilerle kralcılar arasında basit bir savaşımdır. Ama, onlar, hareketin kendisini, gericilik sözcüğüyle, —bütün kedileri kül rengi gösteren ve gece bekçilerine yaraşır beylik sözlerini tespih çeker gibi geveleyip durmalarına izin veren gece sözcüğüyle— özetliyorlar. Ve gerçekte, düzen partisi, ilk bakışta, yalnızca, fraksiyonlardan herbiri, kendi taht taliplerini tahta çıkarmak ve hasım fraksiyonun taht taliplerini safdışı etmek için kendi aralarında entrika çevirmekle kalmamakta, hepsi "cumhuriyet"e karşı aynı kinde ve aynı saldırılarda birleşen ayrı ayrı kralcı fraksiyonların birbirlerine dolaştığı görünümünü de vermektedir. Montagne, kendi yönünden bu kralcı gizli fesada karşı gelerek, "cumhuriyet"i temsil eder görünmektedir. Düzen partisi, daima, Prusya'dakinden ne eksik, ne fazla olan ve bürokrasinin, jandarmanın ve savcıların tıpkı Prusya'daki gibi kaba bir polis müdahalesiyle kendini ortaya koyan, basına, derneklere vb. karşı bir "gericilik"i yönetmeye uğraştığı görülüyor. Montagne, kendi yönünden, bir-buçuk yüzyıldan beri sözümona halkçı denilen bütün partilerin yaptıkları gibi sürekli olarak, bu saldırıları geri çevirmekle ve böylece "insanın sonsuz haklarını" savunmakla uğraşıyor. Ama, eğer durum ve partiler daha yakından incelenirse, sınıf savaşımını gizleyen bu yüzeysel görünüş, bu dönemin özel çehresi kaybolur.

Daha önce söylediğimiz gibi, meşruiyetçiler ve orleancılar, düzen partisinin iki büyük fraksiyonunu oluşturuyorlardı. Bu fraksiyonları, kendi fraksiyonlarının taht taliplisine bağlayan ve onları birbiriyle karşı karşıya getiren şey, zambak [143] ile üçrenkli bayraktan, kralcılığın değişik nüansları olan Bourbon sülalesi ile Orleans sülalesinden başka bir şey değil miydi? Bourbon'lar zamanında, hüküm süren, rahipleri ve uşakları ile büyük toprak mülkiyeti idi. Orleans'lar zamanında ise, hüküm süren, avukatları, profesörleri ve hatipleri ile yüksek maliye, büyük sanayi, büyük ticaret, yani sermaye idi. Meşru krallık, toprakbeylerinin irsi egemenliğinin siyasal ifadesinden başka bir şey değildi, aynı şekilde, (sayfa 504) Temmuz monarşisi de, burjuva yeni zenginlerin zorbalıkla ele geçirdikleri egemenliğinin siyasal ifadesinden başka bir şey değildi. Onları kendi aralarında fraksiyonlara bölen şey, sözde ilkeler değildi, kendi maddi varlık koşullarıydı, iki farklı mülkiyet çeşidi idi, kent ile kır arasındaki eski uzlaşmaz karşıtlıktı, sermaye ile toprak mülkiyeti arasındaki rekabet idi. Aynı zamanda eski anıların, kişisel geçimsizliklerin, korkuların ve umutların, önyargıların ve kuruntuların, sempatilerin ve antipatilerin, inançların, inan konularının ve ilkelerin, onları, kral sülalesinden birine ya da ötekine bağladığını kim yadsır? Mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde, toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü, bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir. Bunları gelenek yoluyla ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin, gerçek belirleyici nedenleri oluşturduklarını ve kendi eyleminin hareket noktası olduklarını sanabilir. Orleancılar ve meşruiyetçiler, her fraksiyon, gerek kendi kendilerini, gerekse ötekileri, iki kral sülalesine bağlılıkları ile birbirlerinden ayrıldıklarına inandırmaya çalışmışlarsa da, sonradan, olaylar, bu iki hanedanin birleşmelerini engelleyen şeyin, en başta çıkarları arasındaki ayrılık olduğunu göstermiştir. Nasıl özel yaşamda bir adamın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı birbirinden ayrılırsa, tarihsel savaşımlarda da, özel yaşamdakinden daha çok, partilerin sözlerini ve emellerini onların kuruluşlarından ve gerçek çıkarlarından ayırdetmek, kendileri hakkında düşündükleri ile gerçekte ne olduklarını birbirinden ayırdetmek gerekir. Orleancılar ve meşruiyetçiler, cumhuriyette, eşit emellerle, birbirlerinin yanında bulunuyorlardı. Her kesimin, ötekine karşı kendi hanedanının özel çıkarlarını canlandırıp güçlendirmeyi amaç edinmesi, ancak, burjuvaziyi bölen —toprak mülkiyeti ve sermaye— iki büyük çıkarın herbirinin, kendi yönünden kendi üstünlüğünü ve ötekinin altta kalmasını sağlamlaştırmaya çalıştığı anlamına geliyordu. Burjuvazinin iki çıkarından sözediyoruz, çünkü (sayfa 505) büyük toprak mülkiyeti, feodal çalımına ve soyluluk gururuna karşın, modern toplumun gelişmesi sonucunda, tamamen burjuvalaşmıştı. İşte bu yüzden, İngiltere'de, Tory'ler, uzun zaman, krallığa, kiliseye ve eski İngiliz anayasasının güzel şeylerine tutkun olduklarını sanmışlardı, ta ki, tehlike çatıp da sadece toprak rantına tutkunluklarını itiraf etmek zorunda kaldıkları güne kadar.

Kralcılar koalisyonu, parlamento dışında, Ems'de[159] ve Claremont'da,[160] basında, kendi aralarında, dolap çeviriyorlardı. Kulislerin gerisinde, kendi eski orleancı ve meşruiyetçi kılıklarına bürünüyorlar ve yeniden eski yarışmalarına başlıyorlardı. Ama, gözler önündeki sahnede, açık eylemlerinde büyük parlamenter parti sıfatıyla, karşılıklı olarak birbirlerinin hanedanları karşısında sadece saygı ile eğiliyorlar ve krallığın yeniden diriltilmesini ad infinitum[15*] erteliyorlardı. Kendi gerçek işlerini, düzen partisi olarak, yani siyasal bir etiket altında değil, toplumsal bir etiket altında; gezici prenseslerin şövalyeleri olarak değil, burjuva düzeninin temsilcileri olarak; cumhuriyetçilere karşı kralcılar olarak değil, öteki sınıflara karşı burjuva sınıfı olarak yürütüyorlardı. Onların, düzen partisi olarak, toplumun öteki sınıfları üzerindeki egemenlikleri, daha önceleri Restorasyon döneminde, temmuz monarşisi döneminde olduğundan daha mutlak, daha sert oldu ve zaten ancak parlamenter cumhuriyet biçiminde bu egemenliğin olanağı vardı, çünkü, yalnız bu biçimde Fransız burjuvazisinin iki büyük kesimi birleşebilir ve bu bakımdan da sınıfların egemenliğini bu sınıfın ayrıcalıklı bir kesiminin egemenliğinin yerine koyabilirlerdi. Ama, gene de, düzen partisi olarak, cumhuriyete saldırıyorlar ve ona karşı nefretlerini dile getiriyorlardıysa da, bunu, yalnız kralcı inançlarından dolayı yapmıyorlardı. İçgüdüleri, her ne kadar cumhuriyet kendi siyasal egemenliklerini daha iyi yerine getiriyorsa da, gene cumhuriyetin kendilerini toplumun ezilen sınıfları ile karşı karşıya getirerek, onları, bu sınıflara karşı aracısız, tacın gölgesine gizlemeksizin, kendi aralarındaki ve krallığa karşı ikincil savaşımlarıyla ulusun ilgisini başka yönlere çekememeksizin açıkça savaşmaya (sayfa 506) zorlayarak, bu egemenliğin toplumsal temellerini aşındırdığını söylüyordu onlara. Onları kendi sınıf egemenliklerinin karşısında titreten ve onlara egemenliklerinin daha tamamlanmamış, daha gelişmemiş, dolayısıyla daha az tehlikeli biçimlerinin hasretini çektiren şey, zaaf duyguları idi. Buna karşılık, kralcılar koalisyonu, ne zaman kendilerine karşıt olan taht taliplisi ile, Bonaparte ile çatışma haline gelseler, ne zaman yürütmenin, parlamentodaki kendi sonsuz egemenliklerini tehdit ettiği inancına varsalar, dolayısıyla ne zaman egemenliklerinin politik sıfatını gözler önüne sermek zorunda kalsalar, Ulusal Meclisi, sonu sonuna kendisini en az cumhuriyetin böldüğü konusunda uyaran orleancı Thiers'den tutun da, 2 Aralık 1851'de, üçrenkli atkısı boynunda, onuncu ilçenin belediyesi önünde toplanmış halka, cumhuriyet adına nutuk çeken yeni halk savunucusu meşruiyetçi Berryer'e kadar hepsi, kralcı olarak değil de cumhuriyetçi olarak hareket ediyorlar. [Cumhuriyet adına konuşurken -ç.] onu, aslında, alaycı bir yankı şöyle yanıtlıyor: Henri V! Henri V!

Burjuva güçbirliğinin karşısında, küçük-burjuvalarla işçiler arasında bir güçbirliği, sözde sosyal-demokrat parti oluşmuştu. Küçük-burjuvalar, 1848 Haziran günlerinin ertesinde kendilerini yeterince ödüllendirilmiş görmüyorlardı. Maddi çıkarlarının tehdit altında bulunduğunu ve bu çıkarların karşılanmasını sağlayacak olan demokratik güvencelerin karşı-devrim tarafından tehlikeye düşürüldüğünü görüyorlardı. Bu yüzden de işçilere yakınlaştılar. Öte yandan, küçük-burjuvaların parlamentodaki temsilcileri, burjuva cunihuriyetçilerin diktatörlüğü sırasında kenarda kalan Montagne, Kurucu Meclisin ömrünün ikinci yarısında, Bonaparte'a karşı ve kralcı bakanlara karşı savaşımı sayesinde, yitirmiş olduğu halk sevgisini yeniden kazanmıştı. Sosyalist liderlerle bir ittifak yapmıştı. 1849 Şubatında uzlaşma şölenleri düzenlendi. Ortak bir program taslağı çizildi, ortak seçim komiteleri kuruldu ve ortak adaylar ileri sürüldü. Proletaryanın toplumsal taleplerinin devrimci sivriliği giderildi ve onlara demokratik bir ifade verildi. Küçük-burjuvazinin demokratik taleplerinin salt siyasal biçimleri kaldırıldı ve sosyalist noktaları ortaya çıkarıldı. Böylece sosyal-demokrasi yaratıldı. Bu bileşmenin sonucu olan yeni Montagne, işçi (sayfa 507) sınıfından çıkmış birkaç figüran ve birkç sekter sosyalist bir yana, eski Montagne'la aynı, ama sayı bakımından daha kuvvetli unsurları içeriyordu. Doğrusunu isterseniz, Montagne da temsil ettiği sınıf gibi gelişme sırasında değişikliğe uğramıştı. Sosyal-demokrasinin özel niteliği, cumhuriyetçi demokratik kurumları, birer araç olarak istemesinde; iki ucu, yani sermaye ile ücretli emeği, ortadan kaldırmak değil, ama bu iki uç arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi hafifletmek ve bunlar arasında bir uyuma dönüştürmek istemesinde özetleniyordu. Bu amaca ulaşmak için ileri sürülebilecek önlemler ne kadar çeşitli olursa olsun, amacın bürüneceği görüşlerin azçok devrimci niteliği ne olursa olsun, içerik hep aynı kalıyor. Bu, toplumun, demokratik yolla dönüşmesidir, ama bu, küçük-burjuva çerçevesinde bir dönüşümdür. Küçük-burjuvazinin, ilke olarak, bencil bir sınıf çıkarını zafere ulaştırmak istediği yolundaki sınırlı bir anlayışı paylaşmamak gerekir. Küçük-burjuvazi, tersine, kendi kurtuluşunun özel koşullarının genel koşullar olduklarına ve bu koşullar dışında modern toplumun kurtarılamayacağına ve sınıf savaşımının da önlenemeyeceğine inanır. Keza, demokrat temsilcilerin hepsinin, dükkâncı olduklarını ya da dükkâncılara hayranlık duyduklarını düşünmemek gerekir. Kültürleri ile ve kişisel durumlarl ile onlardan bir uçurumla ayrılmış olabilirler. Onları küçük-burjuvazin temsilcileri yapan şey, onların beyinlerinin de küçük-bur juvanin kendi yaşamında da aşamadığı sınırları aşamaması ve bu yüzden de teorik olarak, küçük-burjuvaların maddi çıkarlarının ve toplumsal durumlarının pratik olarak kendilerini ittikleri aynı sorunlara ve aynı çözümlere itilmiş olmalarıdır. Genel olarak, bir sınıfın siyasal ve edebi temsilcileri ile bunların temsil ettikleri sınıf arasındaki ilişki böyle bir ilişkidir.

Bu duruma göre, Montagne, cumhuriyeti ve sözümona insan haklarını savunmak için sürekli olarak düzen partisine karşı savaştığı halde, ne cumhuriyetin, ne de insan haklarının onun yüce amaçları olmaması çok doğal bir şeydir, tıpkı silahlarından yoksun bırakılmak istenen ve buna karşı direnen bir ordunun kendi silahlarını kaybetmemesi için savaş alanında yer alması gibi.

Düzen partisi, Ulusal Meclis açılır açılmaz Montagne'a (sayfa 508) sataştı, damarına bastı. Burjuvazi, nasıl bir yıl önce devrimci proletaryayı başından atmak zorunluluğunu anlamış idiyse, şimdi de demokrat küçük-burjuvalardan kurtulmak gereğini hissediyordu. Ancak hasmın durumu değişikti. Proletarya partisinin gücü sokakta idi, küçük-burjuvazinin gücü ise bizzat Ulusal Meclisin bağnnda. Dolayısıyla küçük-burjuvaziyi Ulusal Meclisin dışına, sokağa çekmek ve böylece sağlamlaştırmak zaman ve fırsatını bulamadan önce, parlamenter etkinliğini küçük-burjuvazinin gene kendisine kırdırtmak sözkonusudur. Montagne baştan kara tuzağa düştü.

Roma'nın Fransız birlikleri tarafından topa tutulması, önüne atılan yem oldu. Bu davranış, anayasanın, Fransız Cumhuriyetine kendi askeri güçlerini bir başka halkın özgürlüklerine karşı kullanmayı yasaklayan V. maddesini çiğnemek demekti. Bundan başka, anayasanın IV. maddesi de, gene, Ulusal Meclisin onayı olmaksızın yürütme tarafından her ne biçimde olursa olsun savaş ilânını yasaklıyordu, ve Kurucu Meclis, 8 Mayıs tarihli kararı ile Roma seferini kınamıştı. İşte bu nedenlerle, Ledru-Rollin, 11 Haziran 1849'da Bonaparte ve bakanları hakkında soruşturma açılması istemiyle önerge verdi. Thiers'in iğneli sataşmalarından sinirlenen Ledru-Rollin, anayasayı silah zoru da dahil, her yola başvurarak savunmak istedikleri tehdidinde bulunacak kadar ileri gitti. Montagne, tek vücut gibi hep birden ayağa dikildi, ve bu silah başına çağrısını yineledi. 12 Haziranda, Ulusal Meclis, suçlama istemini geri çevirdi, Montagne da meclisi terketti. 13 Haziran olaylarını biliyoruz: Montagne'ın bir bölümünün Bonaparte ve bakanlarını "anayasa-dışı" ilân eden bildirisi, silahsız olan ve Changarnier'nin birlikleriyle daha ilk karşılaşmalarında dağılan demokrat ulusal muhafızların sokak gösterileri, vb., vb.. Montagne'ın bir bölümü yabancı ülkelere sığındı, bir başka grup Bourges Yüce Divanına verildi[149] ve bir parlamento yönetmeliği, geri kalanını, Ulusal Meclis başkanının tam yetkili gözetimine tâbi kıldı. Paris'e yeniden sıkıyönetim kondu ve Paris ulusal muhafızının demokrat kesimi dağıtıldı. Böylece Montagne'ın parlamentodaki etkinliği ve küçük-burjuvazinin Paris'teki (sayfa 509) kuvveti kırıldı.

Dipnotlar

[1*] Amerikan içsavaşı sırasında St. Louis bölgesinin askeri komutanı. [Marx'ın notu.]

[2*] Oniki küçük İbrani peygamberinden biri. -Ed.

[3*] Sarı eldivenli cumhuriyetçi. -ç.

[4*] El darbesi. -ç.

[5*] Kafa darbesi. -ç.

[6*] Gœthe'nin Faust'undaki Mefisto. -Ed.

[7*] Vergi verenlerin seçmen olabildiği seçim sistemi. -ç.

[8*] Seçme hakkını kazanabilmek için verilmesi gereken en az vergi miktarı. -ç.

[9*] Banko yapmak. -ç.

[10*] "Kardeş, bir gün öleceksin!" - Katolik tarikatı mensupları birbirlerini bu sözlerle selamlarlardı. -Ed.

[11*] Bkz: Fransa'da Sınıf Savaşımları 1848-1850

[12*] Romalı senatörlere verilen ad. -ç.

[13*] Olayları kendi haline bırakmak. -ç.

[14*] "Kötü kuyruğu" ya da "sırtının kamburu". -ç.

[15*] Belirsiz bir tarihe kadar. -ç.

[51] Burada Fransa'daki 1848 Şubat devrimine değiniliyor. -489

[53] Burada Fransız burjuvazisi tarafından korkunç bir vahşetle bastırılan Paris işçilerinin 23-26 Haziran 1848'de giriştikleri kahramanca ayaklanmaya değiniliyor. -485

[65] Meşruiyetçiler — Büyük topraklı soyluların çıkarlarını temsil eden ve 1830'da devrilmiş olan "meşru" Bourbon hanedanı yandaşları, Finans aristokrasisine ve büyük burjuvaziye dayanarak hüküm sürmekte olan Orleans hanedanına (1830-48) karşı savaşımlarında, meşruiyetçilerin bir kesimi toplumsal demagojiye sığınmış ve kendilerini burjuvazinin sömürüsüne karşı çıkan halkın savunucusuymuş gibi göstermeye kalkmışlardır. -496

[98] In partibus infidelium (kafirler diyarında) — Hıristiyan olmayan ülkelerde salt adı var kendi yok piskoposluk bölgelerine atanan katolik piskoposlara verilen ek bir ünvan. Bu deyim Marks'on ve Engels'in yapıtlarında, çoğu kez, bir ülkedeki fiili durumu görmezden gelerek yurtdışında kurulmuş olan mülteci hükümetler için kullanılmaktadır. -482 [100] Orleancılar — 1830 Haziran devrimi ile iktidara gelen ve 1848 Devrimi ile devrilen Bourbon hanedanı yandaşları. Bunlar mali aristokrasinin ve büyük burjuvazinin çıkarlarını temsil ediyorlardı.

İkinci Cumhuriyet döneminde (1848-51) meşruiyetçiler ve orleancılar birleşik tutucu "düzen partisi"nin çekirdeğini oluşturdular. -496

[116] Temmuz Monarşisi — Louis-Philippe yönetiminnin bir evresine (1830-1848) verilen ad. Bu evre, adını Temmuz Devriminden almıştır. -484

[122] La National — 1830'dan 1851'e kadar Paris'te çıkan günlük bir Fransız gazetesi; ılımlı burjuva cumhuriyetçilerin organı. Bunların Geçici Hükümetteki esas temsilcileri Marrast, Bastide ve Garnier Pagès idi.

[127] Cumhuriyetin bayrağının ne olması gerektiği sorunu üzerinde ateşli bir savaşımdır başladı. İşçiler kızıl bayrağın Cumhuriyetin bayrağı olarak ilan edilmesini istiyorlardı. Burjuvalar üçrenkli bayrağı istiyorlardı. Savaşım, Şubat günleri için tipik bir uzlaşma ile sonuçlandı: Cumhuriyetin bayrağı, kırmızı bir roteti olan üçrenkli bayrak olarak ilan edildi. -494

[134] Halkın 15 Mayıs 1848'deki gösterisi sırasında Paris işçileri ve zanaatçıları Kurucu Meclisin toplantı halinde olduğu salona daldılar, meclisin dağıtıldığını ilan ettiler ve devrimci bir hükümet kurdular. Ama göstericiler çok geçmeden ulusal muhafızlar ve askeri birlikler tarafından dağıtıldılar. Blanqui, Barbès, Albert, Raspail, Sobrier ve öteki işçi önderleri tutuklandılar. -484

[137] 16 Nisan 1848'de, işçilerin "emeğin örgütlenmesi” ve "insanın insan tarafından sömürülmesinin kaldırılması” istemlerini taşıyan bir dilekçeyi hükümete sunmak amacıyla Paris'te düzenledikleri barışçıl gösteri; özellikle bu gösteriyi dağıtmakla görevlendirilen ulusal muhafız tarafından durdurulmuştu. - 501

[139] Journal des Débats politiques et littèraires — 1789'da Paris'te kurulmuş günlük bir Fransız burjuva gazetesi. Temmuz monarşisi sırasında hükümetin gazetesiydi, orleancı burjuvazinin organıydı. 1848 Devrimi sırasında gazete, karşı-devrimci burjuvazinin, düzen partisi denilen partinin görüşlerini dile getiriyordu. -482

[143] Zambak — Bourbon hanedanının arması; Menekşe — Bonapartçıların arması. -501

[147] Düzen Partisi — Tutucu büyük burjuvazinin 1848'de kurulmuş bir partisi. Bu parti Fransız monarşistlerinin iki hizbinin koalisyonu halindeydi -meşruiyetçilerin ve orleancıların; 1849'dan 2 Aralık 1851 hükümet darbesine kadar, bu parti, İkinci Cumhuriyetin yasama meclisinde önde gelen bir konuma sahip olmuştur. -496

[148] 1814-30 Restorasyonu — Fransa'da Bourbon hanedanının ikinci kez tahtı elde bulundurduğu dönem, soyluların ve kilisenin çıkarlarını koruyan Bourbon'ların gerici rejimi, 1830 Temmuz devrimiyle yıkılmıştır. -496

[149] 7 Marttan 3 Nisana (1849) kadar, Bourges kendi, 15 Mayıs 1848 olaylarına katılanların yargılanmasına tanık oldu. Barbès ömür boyu, Blanqui on yıl, Albert, De Flotte, Sobrier, Raspail ve ötekiler ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. -509

[159] Burada, Bourbon hanedanından oluşuna dayanarak Fransız tahtı üzerinde hak iddia eden ve kendisini Henry V dedirten Kont Chambord'a değiniliyor. Wiesbaden'a ek olarak Ems de onun Batı Almanya'da oturmakta olduğu yerler arasındaydı.

[160] 1848 Şubat Devriminden sonra Fransa'dan kaçmış olan Louis-Philippe Londra civarındaki Clanemont'da kalmaktaydı. -506

[256] 1848'den 1851'e kadar Fransa'daki devrimci olayların somut tahliline dayanarak yazılmış olan bu yapıt, marksist yapıtların en önemlilerinden birisidir. Bu yapıtında Marks, tarihsel materyalizmin bütün temel öğretilerini -sınıf savaşımı ve proleter devrimi, devlet ve proletarya diktatörlüğü teorilerini- daha da geliştirmektedir. Özellikle önemli olan nokta, Marks'ın, proletaryanın burjuva devletine karşı takınacağı tutum konusunda ulaştığı sonuçtur. Marks, "Bütün devrimler bu mekanizmayı parçalayacakları yerde onu yetkinleştirmişlerdir" diyor. Lenin bu sözleri, marksist devlet öğretisinin en önemli önermesi olarak görmektedir.

Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inde Marks, gelecek devrimde işçi sınıfının potansiyel müttefiki olarak köylülük sorununu tahlil etmeyi sürdürmüş, toplum yaşamında siyasal partilerin oynadıkları rolün anahatlarını çizmiştir.

Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inin bu ciltte yeralan Türkçe metni, bu yapıtın Fransızcasından çevrileren (K. Marx, Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte, Editions Sociales, Paris 1963), Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adı ile Sol Yayınları tarafından Mayıs 1976'da yayınlanmış birinci baskısındaki metnin bu cilt için düzenlenmiş yeniden basımıdır. -472

[257] Vendôme dikilitaşı, 1806-1810 tarihleri arasında Napolyon Fransası'nın anısına Paris'te dikilmiştir; ele geçirilen düşman toplarından elde edilen bronzlardan yapılmıştı ve üzerinde de Napoléon'un bir heykeli vardı. 16 Mayıs 1871'de, Paris Komününün emriyle, Vendôme dikilitaşı yıkıldı. Ama 1875'de gericiler tarafından yeniden onarıldı. -473, 588

[258] J. C. L. Simonde de Sismondi, Etudes sur l'economie politique, T. I, Paris 1837, s. 35. -474

[259] 2 Aralık 1851 — Louis Bonaparte'ın ve yandaşlarının Fransa'da giriştikleri karşı-devrimci darbesinin yapıldığı gün. -475

[260] Brumaire — Fransız cumhuriyetçi takviminde bir ayın adı.

18 Brumaire (9 Kasım) 1799 — Napoléon Bonaparte'ın askeri diktatörlüğünün kurulmasını sağlayan hükümet darbesinin yapıldığı gün, "18 Brumaire'in ikinci baskısı" sözleriyle Marks, 2 Aralık 1851 hükümet darbesini kastetmektedir. -477


[261] Bedlam — Londra'da bir akıl hastanesi. -480

[262] 10 Aralık 1848'de yapılan bir referandumla, Louis Bonaparte, Fransız Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı seçilmişti. -480

[263] "Mısır'daki bolluğun hasretini duymak" deyimi Tevrata dayanan bir efsaneden alınmıştır. Buna göre, İsraillilerin Mısır'dan çıkışları sırasında yüreksizler, çöllerde böyle sürüneceklerine Mısır'daki bolluk içinde ölmediklerine hayıflanmaktaydılar. -480

[264] Hic Rhodus, hic Salta! — Ezop'un bir masalından alınmış "işte hendek, işte deve!" anlamında gelen bir latin atasözü. -481

[265] 1848 Fransız Anayasasına göre, cumhurbaşkanı seçimlerinin her dört yılda bir Mayısın ikinci pazarı yapılmasını öngörüyordu. Mayıs 1852'de Louis Bonaparte'ın cumhurbaşkanlığı son bulmaktaydı. -482

[266] Kiliast (Yunanca "bin" anlamına gelen "khilias" söcüğünden) — İsa'nın bir ikinci kez yeryüzüne geleceğine ve bin yıllık bir hükümdarlık kuracağına ve o zaman, adalet, evrensel eşitlik ve refahın muzaffer olacağına ilişkin gizemli bir din inanışının savunucuları. -482

[267] Capitol — Roma'da bir tepe, Jupiter, Jonu ve öteki tanrıların taponaklarının yapıldığı bir müstahkem kale. Efsaneye göre, Rosa, MÖ 390 yılında, salt Jonu'nun tapınağından gelen kaz gürültülerinin Capitol bekçilerini uyandırması sayesinde Gaul'lerin istilasından kurtulmuştu. —487

[268] Roma tarihçisi Eusebius'a göre, İmparator Constantin I, 312'de, hasmı Maksentus karşısındaki zaferin arifesinde, gökyüzünde çarmıhın işaretini gördü. Üstünde şunlar yazılıydı: "Bu işaret altında kazanacaksın!” -487

[269] Heine'nin "Romanzero” ("İki Şövalye”) adlı şiirinin bir kahramanı. Şair, kendi savurganlıkları yüzünden yoksul düşen Polonyalılarla alay ediyor. (Marks, burada, Louis Bonaparte'ı anıştırıyor.) -487

[270] Burada, Mayıs ve Haziran 1815'de Napoléon Savaşlarına katılan ülkeler tarafından imzalanmış olan anlaşmalara değiniliyor. -488

[271] Anayasal Sözleşme — Fransa'da 1830 burjuva devriminden sonra yürürlüğe girmiştir; Temmuz monarşisinin temel yasasıydı. Görünüşte ulusun egemenlik haklarını ilan ediyor ve kralın gücünü bir miktar kısıtlıyordu. -489

[272] Clichy — 1826'dan 1867'ye kadar Paris'te borçlarını ödeyemeyenlerin kapatıldıkları cezaevi. -492

[273] İmparatorluk Muhafızları — Eski Roma'da generalin ya da imparatorun kendisi tarafından beslenen ve çeşitli ayrıcalıklardan yararlanan muhafızları. Bunlar sürekli olarak iç kargaşalıklara katılmışlar ve sık sık da kendi adamlarını alaşağı etmişlerdi. Burada ise, 10 Aralık Derneği kastediliyor. -495

[274] Burada, Mayıs 1849'dan Haziran 1849'a kadar Roma Cumhuriyetine karşı yapılan müdahaleye Napoli ve Avusturya krallıklarının ortaklaşa katılmalarına değiniliyor. -495

[275] Marks, burada Louis Bonaparte'ın yaşamındaki şu olaylara değiniyor: 1832'de Louis Bonaparte, Thurgau kantonunda İsviçre vatandaşlığına geçti; 1848'de İngiltere'de kalmakta olduğu sıra, özel olarak sivillerden oluşan polis kuvvetine gönüllü olarak katıldı. -495

[276] Caligula — Roma İmparatoru (37-41). İmparator Tiber'in akrabası. Caligula, Almanya'da askerler arasında kampta büyüdü. Adı, Roma askerinin postalı anlamın agelen caliga'dan gelir. Barbarlığı, ahlaksızlıkları ve sınırsız saçıp savurmaları ile ünlüdür, bir saray entrikası sonucu saray muhafızları tarafından öldürülmüştür. -498

[277] Yasama Meclisi Defterdarı, meclis tarafından meclisin ekonomik ve mali işlerine bakmakla ve güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiş milletvekillerine verilen addı. Burada sözü edilen tasarı, Ulusal Meclis Başkanına askeri birlikleri emri altına alma yetkisi veren ve kralcı defterdarlardan Le Flô, Baze ve Panat tarafından 6 Kasım 1851'de meclise sunulan, 17 Kasım tarihinde hararetli tartışmalardan sonra reddedilen yasa tasarısıdır. -500

[278] Fronde — 1648-1653 arasında Fransız soyluları ve burjuvaları arasında mutlakiyete karşı etkin olan bir hareket. Aristokrasi arasındaki önderleri vasallarından ve yabancı askeri birliklerden gelen desteğe dayanıyorlar ve kendi amaçlarına ulaşmak için köylü isyanlarından ve kentlerdeki demokratik hareketlerden yararlanıyorlardı. -502

[279] Schlemihl — Chamisso'nun bir öyküsünün kendi gölgesini satan kahramanı. -502