Header2.png

VikiSosyalizm'den Bildirimler Alabilirsiniz!
Bunun için sağ alt köşedeki kırmızı beyaz çan sembolüne tıklayınız

Sermaye birikimi

VikiSosyalizm sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
Kapitalist sistem piramidinde en üstte yer alan sermaye ve en alttaki işçi sınıfı temsiliyeti
Artı değeri anlatan bir karikatür

Sermaye birikimi, mal üretmek için kullanılan makine, fabrika gibi araçlar ve bu araçlar tarafından üretilen malların birikmesi için kullanılan kavram. Marx'a göre kapitalist toplumlarda sermaye daima burjuva sınıfında birikir. [kaynak belirtilmeli]

Bir kapitalist, üretim sürecinde el koyduğu artı-değeri, üretilen metayı pazarda satarak realize eder. Kapitalist, elde ettiği kârın bir bölümünü kişisel geliri olarak alıkoyar, geriye kalan bölümünü sermayeye ekler. Sermaye, artı-değerden kendine katılan bölüm kadar büyüyerek yeniden üretime girer. Artı-değerin bir bölümünün bu şekilde sermayeye katılarak onu büyütmesine sermaye birikimi denir.[1]

Deforestation vasco gargalo.jpeg

İlkel birikim

Marks, üretim ve geçim araçlarını, para ya da metaları sermayeye dönüştüren tarihsel süreci şöyle anlatır:

“Üretim ve geçim araçları nasıl kendiliklerinden sermaye değillerse, para ve metalar da kendiliklerinden sermaye değildirler. Bunların sermayeye dönüşmeleri gerekir. Ama bu dönüşümün kendisi, ancak belli koşullar altında olabilir. Yani birbirinden çok farklı türden iki meta sahibinin yüzyüze ve temas haline gelmesi gerekir:

“Bir yanda, başkalarının işgücünü satın alarak ellerindeki değerler toplamını artırmak için tutuşan, para, üretim aracı ve geçim aracı sahipleri. Öte yanda, kendi işgüçlerini ve dolayısıyla emeklerini satan özgür emekçiler. Bunlar iki anlamda özgür emekçilerdir: Ne köleler, serfler vb. gibi üretim araçlarının ayrılmaz parçasıdırlar ne de mülk sahibi köylüler gibi üretim araçlarına sahiptirler. Bu nedenle, özgür emekçiler, kendilerine ait herhangi bir üretim aracının engellemesinden kurtulup özgürleşmiş emekçilerdir.

“Meta pazarındaki bu kutuplaşma ile kapitalist üretimin temel koşulları sağlanmış olur. Kapitalist sistem, emekçilerin emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerindeki her türlü mülkiyetten tamamen ayrılmış olmalarını öngörür. Kapitalist üretim kendi ayakları üstünde doğrulur doğrulmaz, yalnızca bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda, bu ayrılığı sürekli genişleyen ölçekte yeniden üretir.

“Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçları sahipliğini alan süreçten başkası olamaz. Bu süreç, bir yandan toplumsal üretim ve geçim araçlarını sermayeye dönüştürür, öte yandan da doğrudan üreticileri ücretli emekçilere dönüştürür. İlkel birikim denilen şey, bu nedenle, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir. İlkel olarak görünür, çünkü sermayenin ve buna uygun düşen üretim tarzının tarih öncesi aşamasını oluşturur.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 668.)

İlkel komünal topluluklardan bu yana doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birliğini inkâr edegelen yabancılaşma süreci, ilkel sermaye birikimi momentiyle tarihsel bir sıçrama yapmıştır. Yabancılaşma süreci, bu niteliksel sıçramayla kapitalist üretim ilişkilerini örmeye başlamıştır. İlkel sermaye birikimi momenti, bu anlamda, kapitalist toplumun kurucu momentidir.[1]

Artık değer

İlkel sermaye birikimi sürecinin mülksüzleştirdiği emekçi, kapitaliste boyun eğip işgücünü ücret karşılığı satma sözleşmesi yaptığı anda ücretli emekçi, yani işçi olur. İşçinin işgücünü ücretle mübadele etmesi, gelecekte kullanacağı geçim araçlarını kapitalistin mülkü olarak üretmeyi peşinen kabul etmesi demektir. İşçinin işgücünü ücretle mübadele ettiği an, aynı zamanda, kendisini gelecekte de geçim araçlarından ayrı kılacak olan toplumsal koşulları yeniden üretmeye başladığı andır. İşçi bir kez bu girdabın içine düştükten sonra, “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması”ndan ötürü, yaşayabilmek için habire işgücünü ücretle, ücreti de kapitalistin mülkü olarak ürettiği geçim araçlarıyla mübadele etmeye devam edecektir.

Görüldüğü gibi, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirlerinden ayrı kılınması, hem ilkel sermaye birikimi sürecinin hem de artı-değere el koyma yoluyla gerçekleşen olağan sermaye birikimi sürecinin ortak karakteristiğidir.[1]

Kapitalizmden önce varolan toplumsal sistemlerde kölelik ve feodalizm gibi, sömürü açık, belirgin biçimler almıştı: ya sömürülen sınıf tarafından üretilen belirli artı ürününe sömürücü sınıf tarafından açıkça el konulması, ya da onun artı emeğinin doğrudan kullanımı. Bunun aksine, kapitalizmde, görünürde eş değer olan metaların değişimi yoluyla gerçekleşen sömürü gizlidir. İşte bu değişim sayesinde, kapitalist sınıf -Marks'ın artı değer dediği- soyut, genel emeği (değeri) kendine mal eder.[2]

Ancak, Marks'ın kuramına göre, kapitalizme özgü olan şey yalnızca bu artığın doğası ve nasıl üretildiği değildir. Artığın nasıl kullanıldığı da kapitalizmi daha önceki sistemlerden farklılaştırır. O [önceki] toplumlarda artık esasen sömürücü sınıfın tüketimine, yönetimini sürdürmesine -örn. devlet ve ordu- tahsis edilmekteydi. Kapitalizmde, aksine, artı değerin büyük bir kısmı tekrar üretime yatırılır. Burada, genellikle daha fazla sayıda ve daha gelişkin olan makina ve öteki üretim araçları biçiminde, üretim sürecinin kendisinin genişletilmesi ve modernleştirilmesi için kullanılır. Bunu yaparken kapitalistlerin amacı hep daha büyük bir artı-değer üretimidir. Sloganı "tüketim için üretim" olan daha önceki sistemlerin aksine, kapitalizmin sloganı "üretim için üretim"dir. Marks bunu şöyle ifade ediyor:

" ... kişiselleşmiş refah sahibi olan o (kapitalist -RT) üretim için üretir, refahın birikmesi sağlamak için refahı biriktirmek ister. Sermayenin memuru [functionary], yani kapitalist, üretimin amili [agent] olduğu ölçüde, onun için önemli olan kullanım değeri ve onun artışı değil, değişim değeri ve değişim değerinin artmasıdır. İlgilendiği şey soyut refahın çoğalması, başkalarının emeğine el koymanın artmasıdır" (Karl Marks, Artı-Değer Kuramları, Kısım I, Progress Publishers, Moskova, 1969, s. 282).[2]

Birikim süreci

Marks'a göre, her kapitalist artı değer üretimini, [yani] kar kaynağını arttırmakta rekabetin zorlamasıyla yönlendirilir. Bunu (birbirlerini dışlar olmayan) iki yoldan yapabilir.

İlk olarak, çalışma gününü uzatabilir. İşçilerinin (ve onların ailelerinin) bir gün içinde, kendi yaşamlarını devam ettirmeleri için gereken zaman miktarı ---Marks'ın gerekli emek-miktarı [necessary labor-time] dediği--- değişmeyeceği için; işçinin şimdi fazladan çalıştığı saatler, işçinin bu süre zarfında artı-değer ürettiği dönem olan artı emek-zamanı arttıracaktır. Sonuçta, işçiler kapitalistin elinde tutacağı daha fazla artı-değer üretirler. (Marks'ın görüşüne göre) tarihte ilk defa kapitalizmle ortaya çıkan bu [şey], Marks [tarafından] "mutlak artı değer" üretimi olarak adlandırır. Ancak, çeşitli nedenlerden ötürü (çalışma gününü belli bir ölçüde uzatılabileceği olgusu; işçilerin, mücadele yoluyla, nihayetinde çalışma gününü kısaltmayı başarmış olmaları olgusu), bu yöntemin sınırlı olduğu görülmüştür. O zaman kapitalistler, olgun bir kapitalizmin karakteristiği olan, artı değeri arttırmanın diğer bir yoluna başvurmuşlardır.

Her kapitalist, arkadaşı olan kapitalistlerle rekabetinde, üretim maliyetlerini düşürmeye yöneltilir. Böylece aynı genel maliyetle daha fazla meta üretebilir; [bu da] fiyatları düşürmesini ve rakiplerinden daha fazla satmasını sağlayarak karını arttırır. Kapitalistler, ücretleri azaltarak ve üretimin hızını attırarak halihazırdaki makinalarıyla maliyeti düşürebilirler. Ancak bu yöntemlerin sınırları vardır; diğerlerinin yanısıra, eğer işçiler bırakın çalışabilmeyi, hayatta kalabileceklerse eğer, yaşam standartları sonsuza kadar düşürülemeyecekken, işçilerin zorlu bir şekilde çalışabilmelerinin [bir sınırı olması] olgusu.

Kapitalistler için maliyetleri düşürmenin daha etkili bir yolu, yeni, daha etkin fabrikalar ve makinalar alarak üretim sürecini belirli aralıklarla modernleştirmektir. Bu kapitalistlerin aynı sayıda ve hatta daha az sayıda işçi kullanarak aynı zaman zarfında daha çok meta üretebilmelerini mümkün kılar. Bu modernleştirmenin net etkisi, işçi sınıfının emek-gücünün değerinin düşürülmesidir. Diğer bir deyişle, yeni fabrika ve makinalar vb. emeğin üretkenliğini arttırdığı için, işçiler kendilerinin ve ailelerinin belli bir zaman zarfında hayatta kalması için gerekli olan değer miktarını artık eskisine göre daha az zamanda üretebilmektedirler. Örneğin, eğer işçiler önceden kendilerinin ve ailelerinin hayatta kalması yeterli değeri günde dört saatlik çalışmayla üretebilirken, şimdi bunu mesela 3,5 saatte yapabileceklerdir. Sonuç olarak, belirli bir çalışma günü için, kapitalistler işçilere o [çalışma] gününde ürettiklerinin daha düşük bir yüzdesini verebilirler, ve böylece (kapitalistler) ellerinde tuttukları değer miktarını arttırabilirler.

Rekabetçi koşullar altında, bu neredeyse sürekli bir süreçtir. (Aslında, bu, kapitalist gelişmenin devresel [konjonktürel] mizacının, onun dönemsel krizlerinin sebeplerinden birisi olan devirler [cycle] şeklinde gerçekleşme eğilimi gösterir.) Başka bir ifadeyle, işçiler tarafından üretilen artı değerin giderek artan miktarları, esasen kapitalistler tarafından tüketilmez, bunun yerine üretim araçlarını modernleştirmek üzere üretim sürecine yatırılır. Bu ise, daha fazla artı değer üretecek olan üretim sürecine yeniden yatırılarak daha da fazla artı değer üretilmesiyle sonuçlanır, ve bu böyle devam eder.

Görülebileceği üzere, betimlenen bu süreç birikmelidir. Üretilen durmaksızın büyüyen artı değer miktarı kapitalistlerin ellerinde birikir ve sermaye haline gelir. Bu sermaye, daha fazla artı değer üretmek, ve bireysel kapitalistler ve bir bütün olarak kapitalist sınıf tarafından sahip olunan sermayeyi çoğaltmak üzere yeniden yatırılır. Ancak, Marksist görüşe göre emeği, değerin, artı değerin ve bu nedenle de sermayenin tek kaynağı olan işçi sınıfı, hayatta kalmak için emek-gücünü satmak zorunda olan mülkiyetsiz proleterler sınıfı olarak kalmaya devam eder.[2]

Latin Amerika'nın sömürgeleştirilmesi 1763

Çıplak zor kullanımı

On beşinci yüzyıl sonlarından on sekizinci yüzyıl ortalarına kadar İngiltere’de yaşananlar, ilkel sermaye birikimi sürecinin klâsik örneğidir.

İngiltere kırsalında feodal beylerin hüküm sürdüğü dönemde, köylüler bazı arazileri, meraları, ormanları, akarsuları, kuşaklar boyunca yerleşmiş gelenekler uyarınca ortaklaşa kullanıyorlardı. Ancak, zamanla şehirlerden taşıp gelen pazar ilişkileri, kırdaki ortak yaşam alanlarını geleneksel toplumdan koparma yönünde basınç yapar oldu.

Yerel egemenler, geleneksel toplumun ortak malı olan arazilerin etrafını çitle çevirip ortak kullanıma kapatmaya başladılar. Yerel egemenlerin kır emekçilerini ortak üretim ve yaşam alanlarından zorla söküp atarak yarattıkları fiili özel mülkiyet, çok geçmeden kral fermanlarıyla yasal hale getiriliyordu. Böylece devlet, kırdaki geleneksel ortaklık düzeninin zorla ortadan kaldırılmasına, yağmalanan alanlar üzerinde özel mülkiyet kurulmasına açıkça destek vermiş oluyordu.

Düpedüz soyularak mülksüzleştirilen, geçim araçlarından yoksunlaştırılan kır emekçileri, bir geçim yolu bulmak umuduyla şehirlere akın ettiler. Mülksüzlerin şehirlere yığılmasıyla aylaklık, serserilik, hırsızlık aldı yürüdü. Devlet, şehirlerde asayişi sağlamak, mülksüzleri kapitalistlerin emrinde çalışma disiplinine sokmak için peş peşe terör yasaları çıkardı. Avare dolaşanlar yakalanınca önce kamçılanıyor sonra zorunlu çalışmaya mahkum edilerek işyerlerine zimmetleniyordu. İkinci kez işsiz yakalananların kamçılandıktan sonra kulağının yarısı kesiliyordu. Üçüncü kez yakalananlar ise ölümle cezalandırılıyordu. Sadece Sekizinci Henri (1491-1547) zamanında, kapitalizmin çalışma disiplinini sağlama uğruna yetmiş iki bin kişi idam edildi. Böylece devlet, kırdaki geleneksel ilişkilerin yıkılması, açığa çıkan işgücünün metalaşması, yani ücretli emek ilişkisinin yaratılması sürecine doğrudan müdahil oldu:

“Böylece tarımsal nüfus önce topraklarından zorla koparıldı, evlerinden atıldı ve işsiz-güçsüz kalabalıklar haline getirildi. Daha sonra kırbaçlanarak, damgalanarak, gaddar yasalar yoluyla işkence edilerek, ücret sisteminin gerektirdiği disipline sokuldu.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 688.)

İlkel sermaye birikimi sürecinin toplumu dönüştürerek kapitalizmi ilk egemen kıldığı ülke İngiltere’dir. Ancak, kapitalizmin İngiltere’deki ilk egemenliği, sadece İngiltere içinde değil, fakat bütün dünyada yaşanan ilkel sermaye birikimi süreçlerinin sonuçlarını devşirmiştir:

“Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli nüfusun kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlaması, Afrika’nın siyahilerin satılmak üzere avlandığı bir alan haline gelmesi, kapitalist üretim çağı şafağının işaretleriydi. Bu sesiz gelişmeler, ilkel birikimin bellibaşlı adımlarıydı. Bu adımları bütün yeryüzünü savaş alanına çeviren Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler. Bu savaş, Hollanda’nın İspanya’ya isyan etmesiyle başlar, İngiltere’nin jakobenlere karşı savaşıyla dev boyutlara ulaşır ve Çin’e karşı afyon savaşı ile hâlâ sürer gider.

“İlkel birikimin farklı önemli anlarının özellikle İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere’de hemen hemen kronolojik bir sırayla yaşandığını görüyoruz. Bu farklı momentler, on yedinci yüzyılın sonunda İngiltere’de, sömürgeleri, kamu borçlarını, modern vergi ve korumacılık sistemlerini kapsayan sistematik bir bileşime varır. Bu yöntemler, bazen, örneğin sömürge sisteminde olduğu gibi kaba kuvvete dayanır. Ama hepsi de, feodal üretim tarzının kapitalist tarza dönüşüm sürecini sera içine almışçasına hızlandırmak ve bu geçişi kısaltmak için, toplumun yoğunlaşmış ve örgütlenmiş gücü olan devlet iktidarını kullanır. Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zorun kendisi ekonomik bir güçtür.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 703.)

Vaktiyle İngiltere’de yaşananlar, ilkel sermaye birikimi sürecinin klâsik biçimidir. Marks, ilkel sermaye birikiminin, devlet iç borçlanma tahvilleri, uluslararası krediler ve aşırı vergilendirmeye dayalı öteki biçimlerini de anlatır:

“Ulusal borçlar, yani -ister despotik ister anayasal ya da cumhuriyetçi olsun- devletin yabancılaşması, kapitalist çağa damgasını vurdu. Güya ulusal denen zenginlikten modern halkların ortak mülkiyetine düşen tek pay, zenginliğin ulusal borçlarıydı.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 706.)

“Ulusal borçların yıllık faiz vb. ödemeleri kamu gelirleriyle karşılandığı için modern vergilendirme sistemi ulusal borçlanma sisteminin zorunlu tamamlayıcısıydı. … Aşırı vergilendirme bir kaza değil, daha ziyade bir ilkedir. İşte bundan ötürü, bu sistemin ilk uygulandığı Hollanda’da, büyük yurtsever De Witt, Özdeyişler‘inde, ücretli emekçiyi uysal, tutumlu, çalışkan ve aşırı işle yüklü hale getirmenin en iyi yolu diye aşırı vergilendirmeyi göklere çıkarmıştı.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 707-708.)

İlkel sermaye birikimi süreci, devlet zorunu arkasına alarak, geleneksel üreticileri ücretli emek ilişkisi içine sokar, yani işçileştirir. İlkel sermaye birikimi süreci, geleneksel üreticilerden ekonomi dışı zor kullanımıyla, yani çıplak zor kullanımıyla kopardığı üretim ve geçim araçları üstünde özel mülkiyeti tesis eder. İlkel sermaye birikimini ekonomi dışı yapan odur ki, üretim ve geçim araçları özel mülk haline getirilirken, mübadele ilişkisine başvurulmaz, yani koparılıp alınanların karşılığında ekonomik bir bedel ödenmez.

Ücretli emek – sermaye ilişkisi kurulduktan sonra, zamanla “işçiler eğitim, gelenek ve alışkanlıkları itibarıyla bu üretim tarzının koşullarını doğanın apaçık yasalarıymış gibi görür hale” getirildikten sonra ekonomi dışı zor kullanımı geri plâna çekilir. Ücretli emek – sermaye ilişkisinin yerleşmesiyle derinleşen yabancılaşma süreci, mülksüzlerin etkili bir saldırısı olmadıkça, daha ziyade “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile yoluna devam eder:

“Emeğin koşullarının toplumun bir kutbunda sermaye halinde yoğunlaşmış olması, toplumun öteki kutbunda ise işgüçlerinden başka satacak şeyleri bulunmayan insanların toplanmış olması yeterli değildir. Hatta bunların işgüçlerini kendi istekleriyle satmaya zorlanmaları da yeterli değildir. Kapitalist üretimin ilerlemesi öyle bir işçi sınıfı ortaya çıkarır ki, işçiler eğitim, gelenek ve alışkanlıkları itibarıyla bu üretim tarzının koşullarını doğanın apaçık yasalarıymış gibi görür hale gelirler.

“Kapitalist üretim sürecinin örgütlenmesi, bir kez tamamlandı mı, bütün direnişleri kırar. Durmaksızın bir nispi artı-nüfus yaratılması, işgücün arz ve talep yasasını, dolayısıyla ücretleri, sermayenin isteklerine tekabül eden sınırlarda tutar. Ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması, kapitalistin emekçiyi tahakküm altına almasını tamamlar. Ekonomi dışı doğrudan zor, kuşkusuz hâlâ kullanılır ama ancak istisnai olarak kullanılır. İşlerin olağan gittiği sıralarda, emekçi ‘üretimin doğal yasalarına’ bırakılabilir. Yani, olağan hallerde işçinin sermayeye olan bağımlılığına bel bağlamak mümkündür. İşçinin sermayeye olan bağımlılığı, üretimin kendi koşullarından doğan ve üretimin koşullarının sürekliliğiyle güvence altına alınan bir bağımlılıktır. Oysa, kapitalist üretimin tarihsel doğuşu sırasında durum başka türlüdür. Yükseliş halindeki burjuvazi, ücretleri ‘düzenlemek’, yani ücretleri artı-değer üretimine uygun sınırlar içine girmeye zorlamak, işgününü uzatmak, emekçiyi normal bir bağımlılık durumunda tutmak için devletin gücüne ihtiyaç duyar ve devlet gücünü kullanır. Bu, ilkel birikim denilen şeyin esas öğelerinden biridir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 688-689.)

Afrika'nın Sömürgeleştirilmesi

Ekonomi dışı zor kullanımının geri plâna çekilmesi için, yani işçilerin “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile işgüçlerinin metalaşmasına rıza göstermeleri için yüzyılların geçmesi gerekmiştir:

“‘Özgür’ emekçinin yaşam gereksinimleri karşılığında bütün aktif yaşamını, çalışma kapasitesinin (işgücünün – YZ) ta kendisini satmaya, bir tas çorba için doğuştan gelen haklarından vazgeçmeye razı olması, yani kapitalist üretimin gelişmesi yüzünden toplumsal koşullarca buna zorlanması yüzyıllar almıştır.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 258.)

İlkel sermaye birikimi momenti, ekonomi dışı zor kullanımıyla, yani çıplak zor kullanımıyla bağlıdır. Sermayenin kendine artı-değer katarak büyüdüğü olağan sermaye birikimi momenti ise ekonomi içi süreçlerle, yani “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile bağlıdır. Sonuçta her ikisi de aynı mülksüzleştirme sürecinin birbirlerini destekleyen farklı momentleridir.

İlkel sermaye birikimi momenti kapitalizmin ilk doğuşunda yaşanıp bitmiş değildir. İlkel sermaye birikimi momenti, kapitalist üretim tarzının kurucu momenti olarak, ücretli emek – sermaye ilişkisinin günümüzdeki her genişlemesinde kendini yeniden göstermektedir.

Küresel sermaye, her genişleme momentinde önüne çıkan geleneksel ilişkileri ya da göreceli olarak geri kapitalist ilişkileri hem dünya pazarının “sessiz zorlaması”yla hem de ekonomi dışı zor kullanımıyla yıkmaktadır. Periferideki ülkesel-yerel ilişkiler içinde oluşmuş olan yaşam tarzları çökertilmekte, halklar ücretli emek sistemi dışında ulaştıkları geçim araçlarından yoksunlaştırılmaktadır.

Eğitim, sağlık gibi gibi hizmetler, çoğu ülkede, geleneklerin zorlaması ve sınıf mücadelesinin dayatmasıyla piyasa koşullarına belli ölçüde mesafeli yapılanmıştır. Küresel sermayenin durmaksızın büyüme döngüsü, bu gibi hizmetlerin özelleştirilmesini, temel gıda maddelerinin, elektirik, su, doğalgaz gibi evsel girdilerin azgın piyasa koşullarına göre fiyatlandırılmasını dayatmaktadır.

Küresel sermaye, düpedüz finansal dolandırıcılıkla, borsa manipülasyonlarıyla emekçilerin birikimlerine, emeklilik fonlarına el koymaktadır. Küresel sermayenin devlet borçlarına bindirdiği tefeci faizlerin ödenebilmesi için ağır vergiler salınmakta, peşin vergi, dolaylı vergi, sabit ödeme, katkı, kesinti adı altında düpedüz haraç alınmakta, bireysel kredi sistemiyle borçlandırılan emekçiler nefes almaksızın çalışmaya zorlanmakta, katlanarak artan faizler ödenemediği için emekçilerin elinde ne kaldıysa icra yoluyla onlar da gaspedilmektedir. [1]

İşkence yapılmış bir Ermeni kadın

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda sermaye birikimi

1908 Jön Türk döneminde dinsel kutuplaşmanın yerini artık ulusal kutuplaşma almıştı. Hıristiyan toplumunu denetim altında tutma politikaları Ermeni ulusunu yok etme ve sermayesine el koyma politikalarıyla daha vahşi biçimde uygulanacaktı. Bunun ilk provası Adana’da yapıldı.

Jön Türk Hareketi, Osmanlı Sultanlığını korumakla birlikte Türk-İslam bürokratik burjuvazini temsil ediyordu. Bu genç burjuvazi esas olarak; ticaret sermayesini kısmen elinde bulunduran kesimlerden; asker ve bürokratlardan oluşuyordu. Sanayi, ticaret, banka sermeyesi ve tarımsal üretimin büyük bölümü ise esas olarak “gayri Müslimlerin (Rum, Ermeni ve Yahudi) elindeydi.

Nitekim üzerinden bir yıl geçmeden, Nisan 1909’da,Adana ve Çukurova bölgesi hedef alınarak sistemli saldırılarla büyük kırıma uğratıldı. Yaklaşık 30 bin insanın öldürüldüğü bu kırım ve talan hareketi eski Hilafetçi Osmanlı bağnazlığı kadar yeni yükselme yolundaki Türkçülüğün de damgasını taşıyordu. Türk-Müslüman sermayesi yararına gayri Müslim unsurların tasfiyesi, toprak ve zenginliklerin el değiştirmesi İttihat ve Terakki yönetiminin başlıca hedefleri arasındaydı. Zira ulus devlet inşası ancak sermaye birikimiyle mümkün olabilirdi. Bu, gayri Müslimlerin elindeki sermayeye el konulması ve mülklerinin gasp edilmesi yoluyla gerçekleşecekti.

İttihat Terakki’nin ilk denemesi başarıya ulaşmıştı. Böylece, Çukurova gibi hem tarımsal gelişimin, hem sanayinin, hem de ticaretin merkezi olan bir zenginlik alanı el değiştirmiş oldu. El konulan mülkler ve sermaye ittihat ve Terakki Cemiyeti üyelerine pay edildi. Artık sadece Türklük ülküleri yoktu, aynı zamanda ciddi bir sermayeleri de vardı. Böylece Adana katliamını planlayan, uygulayan ve katılanların büyük bölümü mülk sahibi oldu, bu mülkü korumanın yegâne güvencesi de İTC üyesi olmaktı.

Adana katliamı ve gaspından başarıyla çıkan İTC gözünü diğer gayri Müslimlerin sermayelerine, mallarına ve canlarına dikti.[3]

İttihat ve Terakki yönetimi, savaşın arifesinde Yunanistan’a nüfus mübadelesi teklifinde bulundu, ama cevabını bile beklemeden “etnik temizlik” hareketine girişti. Teşkilat-ı Mahsusa elemanları, Rum köylerini basarak gençleri angarya işi yapan Amele Taburları’nda topladılar ve birçoğunun da ölümüne sebep oldular. 1914 yılında 100 binden fazla Rum’un Yunanistan’a sığındığı sanılmaktadır. Sonraki yıllardaysa askerî bahanelerle Anadolu’nun birçok kentindeki Rumlar mallarını mülklerini alamadan sürüldüler. Büyük işkence ve kayıplara maruz bırakıldılar.[4]

Asıl “etnik temizlik” Enver Paşa, Sadrazam Sait Halim Paşa ve Sultan V. Mehmet Reşat imzasıyla çıkarılan 27 Mayıs 1915 tarihli kötü ünlü Tehcir Kanunu’nun, savaş bölgesindeki bütün Ermenilerin Suriye çöllerine yerleştirilmesini öngörmesi ile başladı. İttihatçılar eliyle yukarıdan örgütlenen bu soykırım girişiminde Osmanlı yurttaşı 600.000 ile 800.000 arasında Ermeni’nin hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Halen tartışma konusu olan bu rakamların daha altta ya da üstte olması, çoluk çocuk demeden askerler ve özel görevlilerce öldürülen, kimi açlıktan ve hastalıktan yollarda kırılan böyle bir insanlık trajedisinin esasını değiştirmez.

İttihatçıların gündemlerinin başında Anadolu’nun ve sermayenin Türkleştirilmesi vardı. Hıristiyan burjuvaların ellerinde ne varsa Türklerin eline geçirmekte kararlıydılar. Arkasını Kemalistlerin getirecekleri bu el değiştirmeyi olabilecek en kanlı, en vahşi tarzda gerçekleştireceklerdir.

Sermaye sadece Avrupa’da değil, Türkiye’de de, “tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak” (Marx) dünyaya gelmiştir. [4]

Ayrıca bakınız

Kaynakça