Header2.png

VikiSosyalizm'den Bildirimler Alabilirsiniz!
Bunun için sağ alt köşedeki kırmızı beyaz çan sembolüne tıklayınız

Temel Demirer - 'Ulusal Sorun'un Soru(n)ları

VikiSosyalizm sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Temel Demirer'in ulusal sorunlar konusunda yazdığı eseridir.

Giriş

[1]

“Damla damlaya katıldı mı nehirdir
Nehir nehire kavuştu mu denizdir.”[2]

“Ulusal Sorun”un soru(n)ları, birbiriyle iç içe geçmiş muhtelif düzlemlerde ele alınıp, tartışılması gereken bir bütünü oluşturmaktadır…

Düzlemlerden ilki “Ulusal Sorun” ile resmi ideoloji ve tarih arasındaki “gizli/ gizlenmiş” tarihi açığa çıkartarak, dünün bugünde nasıl yaşadığını ve geleceği biçimlendirmeye katkıda bulunduğu meselesidir.

İkinci düzlem, traji-komik olan güncel “demokratikleş-me”/ “değiş-me” yaygaraları ve bunların devreye soktuğu puslu ortamdır.

Neo-liberal solcuların göklere çıkardığı bir “Taraf”lılığa karşın AKP’nin “Kürt Sorunu”na yaklaşımı samimiyetten yoksundur; tıpkı Kürtçeye sırtını dönerek TRT-Şeş (6) çalımı atan AKP örneğindeki üzere!

Üçüncü düzlem, “Kürt Sorunu”nun, uluslararası ilişkiler ağındaki bölgesel konumundan kaynaklanan soru(n)larıdır.

Evveli ve sonrasıyla “Kürt Sorunu”, “enerji koridorları” (ya da petrol/ gaz) meselesine içkin olarak “Büyük Oyun”a dahildir; iradesi dışında ve ister istemez…

Bu nedenle büyük resim, “Kürt Sorunu”nun “pazarlıklar”ın kurbanı olmasına kapı açabilecek potansiyeller içermektedir.

Dördüncüsü Ortadoğu düzlemidir. “Filistin Sorunu” ile kardeş olan “Kürt Sorunu”, topyekûn ölçekte Ortadoğu ile ilintilidir.

Bunun için de “yerel” olmaktan çok, bölgesel bir çözüme muhtaç olan çok parçalı “Kürt Sorunu”nun aktörleri, “yerel” yanında bölgesel güçlerdir.

Beşinci düzlem de şu: “Kürt Sorunu”na ilişkin öteki saikler arasında zikredilmesi gerekenler arasında Bediüzzaman Said-i Kürdî/ Nursî’nin “İslâmı”, Fethullah’ın “İslâmcıları”; DTP, PKK, liberal zırvalar ve sol ile çözüm değil, çözüm yerine ikame edilmiş düzen içi düzenlemeler vardır.

Nihayet altıncı düzlem de, düzen içi düzenlemeyi aşan çözüm meselesidir. Bu konuda olsa olsa bir cümle söylenebilir, “Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir.”

Evet, “Kürt Sorunu”nda düzen içi düzenlemeyi aşacak çözüm, her koşul altında, “Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir,” demek ve böyle davranmakla mükelleftir.

Çünkü şimdi yeniden radikal sosyalizm zamanı; bu ufukta, kültürel hakları küçümsemeden, kültürel hakların “sınırı”nı bir kez daha düşünmeli ve bunlarla sınırlanmamalıyız…

I. Ayrım: Resmi İdeolojik Yıkım Tarihi

“Yenilenlerin tarihidir bu anlatacağım,
tarihleri anlatılmayacak olanların tarihi,
Adları sokaklardan adları kitaplardan silinenlerin tarihi,
Zalime karşı baş kaldırdıkları söylenmeyecek olanların tarihi,
dünyayı değiştirme çabaları yadsınanların tarihi,
dünyayı değiştirmeyi bazen başaranların tarihi,
unutulmaya razı olmayanların tarihi.”[3]

“Kürt Sorunu”ndan söz etmek için öncelikle tarihe müracaat etmek “olmazsa olmaz”dır; “Kürt Sorunu” tarihsiz veya tarihten muaf değildir; her şey gibi onun da bir tarihi vardır…

Tarihsiz, bilim de, politika da olmaz. Tarih, geçmişimizi araştırıp, bugüne bağlarken yarınımızı aydınlatan disiplinlerden biridir.

Tarih, geçmişten ders almamıza, tarihsel ve kültürel zenginliğimizin gün yüzüne çıkmasına yardım eder. Ya da tam tersi…

Kolay mı? Geçmişlerini doğru bilmeyenler geleceklerini doğru temeller üzerinde kuramazlar.

Tarih yok sayılamamalı, çarpıtılamamalı, ters yüz edilememelidir. Veya allanıp pullanamamalıdır. Ya da tarih, toplumsal hafıza, yağmalanmamalıdır.

Ancak “Kürt Sorunu”nun tarihi de, ezilenlerin tarihi gibi bunlardan muaf olamamıştır. Yani aslı sorulursa resmi ideolojinin inşasıyla iç içe geçmiş bir inkâr ve imhaya eşitlenmiştir…

Mesela… Şimdilerde “Tunceli” denen “Dersim” veya “Kalan” tarihinde yaşanan/ yaşatılanlar!

Yazar Hüseyin Aygün’ün kaleme aldığı ‘Dersim 1938 ve Zorunlu İskân’ başlıklı kitapta yayımlanan ve dönemin İskan Müdürü Dr. Reşat Tanyeri’nin kişisel arşivinden alınan belgelere göre Batı’ya yaklaşık 12 bin kişinin göç ettirildiği görülüyor.

Belgelere göre, 1935 yılında adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’den ilk etapta 5 bin kişi, Denizli, Aydın, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Isparta, Zonguldak, Kütahya, Burdur, Muğla, Eskişehir, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illerine gönderilerek iskânları sağlandı. Sürgün cetveline göre, Elazığ Tren İstasyonu’nda Dersimli bin 246 evden, adı geçen illerin 50 kazasına bağlı 922 köye yerleştirme yapıldı.[4]

Bu veya bunlar neden böyle oldu; bunu böyle yapanlar/ yaptıran zihniyet nedir? Onlarla hesaplaşmadan, onları açığa çıkartıp, mahkûm etmeden “Kürt Sorunu” çözülebilir mi?

I.1) Biraz Tarih!

Öte yandan resmi ideoloji deyince, sadece Kürtler ile ilgili değil, daha kapsamlı ve yaygın bir soru(n)dan söz ediyorsunuz demektir!

Egemen uluslaşma sürecinde İttihat ve Terakki’nin öne çıkmasıyla birlikte, Osmanlıcı söylemin sonuna gelindi…

Yani İttihatçılar iktidara gelince Türk olan ve olmayanların romantik kardeşliği söylemi rafa kalktı. Nasıl ki, Hürriyet diye diye iktidara geldikten sonra kendileri müstebit oldularsa, Merkez’i Türkleştirme politikalarına yöneldiler, yönetime geldikten sonra bir hafta içinde, tüm azınlık gazetelerini, vakıflarını, derneklerini kapattılar.

1910’lu yılların savaşları ve siyasi çalkantıları içinde Türk ve Müslüman olmayanlara -özellikle Rumlara ve Ermenilere- karşı katliam, şiddet, tehcir, kaçırtma uyguladılar…

Osmanlı devleti Balkan Harbi’nden önce de, sonra da Rumları kaçırtma politikası izledi, 1915’te Ermeni etnik temizliği geldi. Önce de söylediğimiz gibi, bu insanların sayısı az-buz değil üç milyondu. 13 milyonda 3 milyondu. “Büyük insan dramları yaşandı” derken öldürülen, yayan yollara dökülen, öldürülmemek için çocuk yaşında koca koca adamlara kocaya verilen, yollarda aç, susuz, hasta ve perişan olan ve haydutların, öldürme emri almış askerlerin, eski Hamidiye Kürtlerinin veya Rumeli’den sürülmüş göçmenler arasından MAH’ın teşkilâtlandırdığı, devletten emirli cinayet çetelerinin saldırılarına uğrayan, canını zor kurtaran veya kurtaramayan, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, genciyle 3 milyon insan…

Ayrıca Yunanistan orduları 1919’da Ege’ye çıkınca da siyasi dengeler değişti, o bölgede yüzyıllardır iyi-kötü bir arada yaşayıp gitmiş Türklerle Rumların arasına düşmanlık girdi. Yunanistan orduları savaşı kaybedip çekilince Rum katliamı ve yeni bir göç dalgası geldi, onu mübadele izledi.[5]

I.2) Ermeni Meselesi

Burada durup, “Ermeni Soykırımı, İTC’nin Türkleştirme programına ve yeni Türk iktisadi elitinin ortaya çıkışına maddi temel oluşturdu,”[6] vurgusuyla bir “Ermeni Soykırımı” parantezi açarak, sözü Cengiz Çandar’a bırakalım:

“Ermeni tezlerini reddeden devletin dayandığı Kamuran Gürün bile, Ermenilerin ‘Soykırım’da 1.5 milyon Ermeni öldürülmüştür’ tezine karşı ‘Hayır, Tehcir’de ölen Ermeni sayısı 300 bindir’ derken, Karpat, Devrim Sevimay’a yepyeni bir ‘ölen Ermeniler’ rakamı telaffuz ediyor: 100-200 bin kadar. Ayrıca 1 milyon kadar Ermeni’nin de Rus ordularıyla birlikte kaçıp Ermenistan’a gittiğini öne sürüyor.

Bu ‘yeni tezler’de ‘sorun’ var; zira Bolşevik Devrimi ertesinde Kafkasya’da bağımsız devletler ortaya çıktığında 1918-1920 arasında Taşnaklar’ın yönetiminde Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti kurulmuştu. Ermenistan’ın 1918’deki nüfusu 500 bin idi. Buna Rus ordularıyla birlikte kaçan 300 bin ‘Osmanlı Ermenisi’ eklendi.

Bolşevikler, Brest Litovsk Anlaşması’yla 1878’den beri Rusya topraklarına katılmış olan Kars ve Ardahan’ı Türkiye’ye devrettikten sonra 1919’da Ermenistan nüfusu 1 milyon 300 bine çıkıyor. Bu sayıya ilaveten, 300 -350 bin ‘Osmanlı Ermenisi’ de Ermenistan’da yerleşmiş durumda. Bir yıl içinde nüfustaki bu şişkinlik, Kars ve Ardahan Ermenileri’nin de Aras nehrinin öte yanına geçmesiyle gerçekleşiyor.

1918 rakamının kaynağı Robert Hewsen’in Chicago Üniversitesi yayını olan 2001 basımlı ‘Armenia, A Historical Atlas’ adlı kitabı. 1919 rakamının kaynağı ise Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin 1919 tarihli raporu.

‘Tehcir’e konu olan Ermeniler bunlar değil. Tehcir kararının siyasi sorumlusu Talat Paşa’nın defterlerinde, ‘Tehcir’ öncesi ve sonrası Ermeni nüfusundaki fark 972 bin 246. Yaklaşık 1 milyon. Bunların çekilen Rus ordusuyla, Ermenistan’a kaçmakla, savaş cephesiyle ilgisi yok. Bunlar, Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Antep, Maraş, Çukurova, Kayseri, Sivas, Tokat, Konya, Ankara, Kütahya, Bursa, hatta Tekirdağ vs. Ermenileri. Çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar... Yani, bunlar ‘isyancı Ermeniler’ ya da ‘Ermeni çetecileri’ kategorisine girmiyor.’

Peki ya Rumeli’de, Kafkasya’da Müslümanlar ve Türklerin başına gelene ne demeli?

Tarihin ‘masum’ ve ‘tek boyutlu’ olmadığını kanıtlayan büyük felaketler onlar da. Çok büyük çapta ‘etnik temizlik’ örnekleri. Özellikle, Rusların 1860’larda Çerkesleri sürmeleri modern tarihin ilk büyük ‘etnik temizliği’ sayılır.

Rumeli’de yaşananlar da sonuç olarak ‘etnik temizlik’e yol açtı ama o, 1877-1878 Savaşı’nda (93 Harbi) Rus ordularının ilerlemesi üzerine, Rus-Bulgar ortak saldırısının yol açtığı büyük göç hareketiydi. 1912’de Balkan Savaşı’nın yol açtığı da öyle. Savaşların acımasız sonuçları, kitlesel insan çileleri, büyük yer değiştirmeler. Türk-Rum nüfus mübadelesi de milyonlarca insanın kaderi üzerinde, onlara sorulmadan iki devletin anlaşmasıyla yapılmış bir ‘etnik temizlik’tir. Ailesinin bir yanı ‘Mübadele’ ile Türkiye’ye gönderilmiş bir ‘Rumeli kökenli’ olarak, ‘etnik temizlik’in yol açtığı çileler nedir, gayet iyi farkındayım.

‘Tehcir’ ise ayrı bir hadise. Bir devletin, kendi vatandaşı olan bir ‘etnik ve dini azınlık’ın neredeyse tümünü evinden, toprağından söküp sürmesi hadisesidir.

Bu işlemde tek bir can kaybolmamış olsa bile, bunun devasa bir ‘etnik temizlik’ olduğu tartışma götürmez. Ki, tek bir candan çok daha fazlası kaybolmuştur!

Tarihi, güncel siyasetin tartışmaları için ‘araç’ hâline getirirsek, tarihi ‘siyasileştirir’ isek işin içinden çıkamayız. ‘Ama onlar da yaptı. Hem de daha çoğunu yaptı. Aslında bize neler neler yapıldı...’ gibilerinden çocukça tepkiler verilen bir tartışmanın içine sürükleniriz.”[7]

I.3) Resmi İdeolojinin Vazifesi: Herkesi Türk Yapmak

Kaldığımız yerden devam edersek: Ocak 1923’te İsviçre’de Türkiye’yle Yunanistan arasında imzalanan Mübadele Anlaşması’yla ülke dışına çıkardığımız Rumlarla başlamıştı kopuş. 1942’de çoğunluğu Yahudi olan gayrımüslimleri hedef alan Varlık Vergisi uygulamasıyla sürmüş; nihayet 6-7 Eylül olayları bunların üzerine tüy dikmişti...

Resmi ideolojinin vazifesi herkesi Türk yapmaktı…

Yeri geldi anımsatalım: “CHP’nin azınlık politikası konusunda tek parti dönemindeki yazışmalara baktığımızda; bu dönemde gayrimüslimlerin açıkça bir hukukî düzenleme yapılmadan, fiilen CHF dışında tutuldukları anlaşılmaktadır.”[8]

Bu bir ırkçılıktı! Bundan kimin şüphesi olabilir?

İsmet Paşa’nın Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra yaptığı değerlendirmede de bunu görmek mümkün: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemahâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip alacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf, her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Ancak bu siyasetin düşünce plânından uygulamaya geçmesine uygun zemin 2. Dünya Savaşı ortamında doğdu... TBMM’nin 1942 senesinin 11 Kasım günü üzerinde hiçbir tartışma olmaksızın kabul ettiği Varlık Vergisi yasası ise ‘faşizan’ bir anlayışın yansıması oldu.

Perde başbakan Saracoğlu’nun 5 Ağustos 1942’de okuduğu hükümet programıyla açıldı.

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal bir o kadar vicdan ve kültür meselesidir. Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir.”

Açıklanan bu resmi politika istikametinde İstanbul basınının da üzerine düşeni yaptığından şüphe edilemez (!) Gazetelerin hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculuk ve ihtikar konusunda haber ve yazılar olmaksızın ‘karaborsacı Yahudi tüccar’ tiplemesini yansıtan karikatürsüz yayımlandığı gün yoktu... Yaz sonunda Maliye Bakanlığı’nın emriyle İstanbul defterdarlığı savaşı fırsat bilerek haksız kazanç elde ettiğine inanılan kişilerin listesini çıkarmaya başladı. Hazırlanan cetvellerde Müslümanlar M, gayrımüslimler G, dönmeler D harfiyle işaretlenecekti...

Doğrusu şu ki; 11 Kasım’da Varlık Vergisi kanunlaştığında Türkiye çapında bütün defterdarlıklarda hedef kişiler listesi hazırdı…

İstanbul’da kurulan üç komisyonun tahakkuk ettirdiği vergi listeleri 18 Aralık 1942’de açıkladı. Ve bunun sonucu olarak İstanbul’da Aralık 1942’den Ocak 1943’e kadar geçen birbuçuk ay zarfında gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. Yok pahasına satılıyordu emlak... El değiştiren mülklerin önemli bir kısmı İstiklal Caddesi’ndeydi.. Bunların üçte ikisini Müslümanlar, kalanını resmi daireler aldılar ve aynı dönemde 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale’ye yollandı. Sağ dönmeyeceklerine inanılan bu kişilerin yarıdan fazlası daha sonra yük vagonlarıyla Eskişehir Sivrihisar’a nakledildi.

Bu yasayla ne kadar gelir elde edildi derseniz, yaklaşık 315 milyon lira.. Bu meblağın 1942 senesi devlet bütçe gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturduğunu da söyleyeyim…[9]

I.4) Yahudiler

Buraya dek işaret ettiklerimizi, resmi ideolojik inkâr ve imha (ya da “gereksinimler”!) açısından -1915 Ermeni Soykırımı; 1934 Trakya Yahudi pogromu; 1942 Varlık vergisi haraççılığı; 6-7 Eylül 1955 Rum yağmalaması; 1964 azınlık mallarının gaspı örneklerinde olduğu üzere- sermayenin Türkleştirilmesi meselesi olarak ele almak gerekir; hem de bu alt başlığa Yahudileri de ekleyerek…

Anımsayın şu demeç Başbakan İsmet İnönü’ye aittir ve 31 Ağustos 1931 tarihli ‘Milliyet’ Gazetesi’nde yayınlanmıştır:

“Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”

Sonra, yine aşağıda yer alan cümle, aynı devrin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un 18 Eylül 1930’da yaptığı o meşhur Ödemiş nutkunda dile getirilmiştir:

“Türk bu ülkenin yegâne efendisi ve sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı!”[10]

Bu iklimle malûl Cumhuriyet döneminde Yahudilere karşı iki büyük hamle yapıldı. Bunlardan ilki 1934 Trakya Olayları, ikincisi de 1942-1943 Varlık Vergisi’ydi.

İki kampanya da devlet kaynaklıdır.

Tarihçi Ayşe Hür’ün -Rıfat Bali’nin çalışmalarından da yararlanarak- Taraf gazetesinde (8 Şubat 2009’da) yaptığı uzun döküme kısaca değinelim:

2 Mart 1923: Dr. Rıza Nur, Türkiye’nin Lozan Barış Görüşmeleri’nde izlediği politikayı Meclis’teki gizli celsede anlatırken şöyle demişti: “Azınlıklar kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere (Peki Ermeniler? nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar sorun çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derim...”

Haziran 1923: Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Yahudilerin ve diğer azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı.

4 Mayıs 1924: Mustafa Kemal, New York Herald gazetesine şu beyanatı verdi: “Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır...”

İsmet Paşa ise Türk Ocağı temsilcilerine yaptığı konuşmada “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız” dedi.

13 Ocak 1928: Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, “Vatandaş Türkçe Konuş!” sloganıyla azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden kampanya başlattı. Uyarılara uymayanlar tehdit edildi, dövüldü, yargılandı. Yahudi okullarının da önemli bölümü kapandı.

Eylül 1929: Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi.

Kasım 1932: İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.

Ağustos 1938: Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde azınlıkları ve özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.[11]

Bunlar böyle olunca da, “1945-1953 yılları arasında yaklaşık 30 bin Türk Yahudisi arkalarına bakmadan İsrail’e göç ettiler.

Rıfat Bali’nin ‘Cumhuriyet Döneminde Türkiye Yahudileri: Devlet’in Örnek Yurttaşları, 1950-2003’[12] başlıklı kitabında, merkezi otoritenin gölgesinin azınlıklar üzerine nasıl düştüğünü görürsünüz.

Tabiatıyla, Türkiye bağlamında ‘merkezi otoritenin gölgesi’, Kemalist milliyetçilik anlayışının yansımasından başka bir şey değildir. Bütün milli devlet kurmayı başarmış milliyetçi akımlar gibi, Kemalist milliyetçilik anlayışı da sistematik olarak ‘biz’ ve ‘diğer/öteki’ kavramlarını kendi üslubunca tanımlar. Ve bu tanımları zaman içinde kurumsallaştırır.”[13]

Bunun böyle olduğunu ilişkin iki önemli örnekten birisi “1933 tarihli And”, diğeri de 1950’lerde kurulan ‘Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu’nun marifetleridir…

I.5) “1933 Tarihli And”

“And” ile başlayalım…

“Andımız” 1933’te eski bakanlardan Reşat Galip tarafından yazıldı. O yıldan bugüne ilköğretim öğrencileri her sabah bıkmadan usanmadan o dizeleri tekrar etmek zorunda kaldı. Andı sadece ezberletip tekrar etmek de yeterli görülmüyor müfredatta.

Birinci sınıftan sekizinci sınıfa 76 yıldır tüm öğrenciler, Andımız ritüeline, ip gibi düzgün bir sırayla “hizaya geldikten” sonra başkomutan edasıyla verilen rahat-hazır ol komutlarının ardından geçiş yapıyor. “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye “doğru olmanın ilk şartı Türk olmaktır” imasıyla başlayan andı, Türk, Kürt, Ermeni veya diğer etnik kimliklerden çocuklar, varlıklarını Türk varlığına armağan edeceklerine söz vererek devam ettiriyor her defasında. Seçilmiş bir öğrenci, kürsüden yüzlerce çocuğa aynı nakaratı tekrar ettiriyor. Bilinçaltına öylesine işleyen bir metin ki bu, yıllar geçse bile zihinlerde okulda tekrar ettirildiği biçimiyle çifter çifter yankılanıp duruyor.

Andımız, Türk olmayanı yok saymasına, bir nevi askeri disiplinle öğrencileri hizaya sokma geleneğine rağmen bugüne kadar yeteri kadar tartışılamamıştı.[14]

Şöyle bir anımsanacak olursa: 1933, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nu okuduğu yıldır. Nutuk “Ne mutlu Türküm diyene” diye biter…

O yıl, Kadro hareketinin rejime “Kemalizm” adını verdiği yıldır…

O yıl 10. yıl marşının en ücra kasabalara kadar yayıldığı yıldır: “...Türke durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri...”

O yıllar Güneş Dil Teorisi’nin doğduğu yıllardır…

O yıllarda tarihteki Hitit, Asur, Akat, Babil devletlerinin aslında birer Türk devleti olduğunu ciddi ciddi savunan tarih kitapları resmen okullara girmiştir…

O yıllar, Nazi Almanya’sının paramiliter güçler yetiştirmek üzere oluşturduğu “izcilik kurumu”nun Türkiye’de bütün ortaöğretim kurumlarında uygulamaya sokulduğu yıllardır…

Sadece bu örnekler dahi durumu yeteri kadar açıklıyor. Türkçülük doludizgin resmi ideoloji olmaya evrilirken, bugünün değerleriyle baştan sona yanlış olan bir ant da “anlaşılabilir” diyebiliriz. Militaristtir, devleti kutsallaştırır, ırkçıdır, bireyi yok sayar, körpe beyinleri yanlış bir ideolojiyle donatarak sakatlamaktadır da…

I.6) “İsim Değiştirme”

“İsim değiştirme”yle devam edelim…

Yer isimlerinin değiştirilmesi amacıyla 1950’lerde kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu, aslını çağrıştırmayacak yeni Türkçe adların verilmesi amacıyla faaliyet yürütmüştür. Bu amaçla birçok Kürtçe, Gürcüce, Lazca yer adları değiştirilmiştir. Her ne kadar ses benzerlikleri ve anlam yakınlaşmaları göz önüne alınması hedeflendiyse de, bu genel olarak uygulanmadı ve birçok tarihsiz, kimliksiz köy, kasaba ve mahalle adı ortaya çıktı. Öyle ki “Ani harabeleri” zamanla “Anı”; “Kırkkilise”, “Kırklareli” oldu. Orada yaşayan insanların anadilleri ve kültürleriyle bağı olmayan bu isimlerin konulmasıyla ‘eskiden burada Ermeniler, Rumlar vardı’ düşüncesi yıkılmaya çalışılmıştır; fakat tarih, bireylerin üstünde bir olgu olarak daima hafızaları zinde tutmuştur.

Savaşın Doğu ve Güneydoğuyu perişan ettiği 90’lı yıllarda öyle valiler çıktılar ki trafik ışıklarının, PKK renklerini anımsattığı gerekçesiyle kaldırılmasını istediler. Bunun yanında bazı bilim adamları ideolojik amaçlarla ‘Doğu Anadolu Dil-Onomastik İlişkileri Üzerine’, ve ‘Kürmanci ve Zaza Türkçeleri Üzerine Bir Araştırma’ gibi kitaplarla her türlü çarpıtma yapılmış ve Kürtlerin kendi yurtlarına yabancılaştırılması sözde bilimsel olarak kanıtlanmıştı.

İngiltere Edinburg Üniversitesi’nden P. H. Davis tarafından hazırlanan 12 ciltlik ‘Türkiye ve Doğu Ege Adaları Florası’ adlı çalışmada bitkilere Centeurea Kurdica, Verbascum Kurdicum, Phlomis Armeniaca gibi isimlerin verilmesi Türkiye bütünlüğüne karşı yapılmış çalışmalar olarak görülmüş ve bu isimler bilim dünyasının kurallarına aykırı olarak Yunuslu, Mevlanalı hâle getirilmişti.[15]

i) İsmi değiştirilen yerler, sadece Kürt köyleri veya ismi Kürtçe olanlar değildir. Harun Tunçel ve Ayşe Hür’ün yazılarında da görüldüğü gibi, ilk değişiklik Kürt coğrafyasından başlamıyor.[16] Kürtçe, Rumca, Ermenice, Suryanice vs. tüm eski isimler değiştiriliyor. Dolayısıyla ismi değiştirilen yerler sadece Kürtçe olanlar değil. Türkçe olmayan her isim değiştirilmiş…

ii) İçişleri Bakanlığı’nın 1982’de yayınladığı belgede, ismi değiştirilen yerlerin sayısı 12 bin küsur görünüyor. Bu belgeye göre ismi değiştirilen köylerin bölgelere göre dağılımı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir

Capture-20140822-002645.png

iii) Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi, ismi değiştirilen köylerin yarıdan fazlası (6984) “Doğu” ve “Güneydoğu” diye isimlendirilen Kürt coğrafyasındandır. Her bölgede isim değişikliğine gidilmiştir, ama en fazla Kürt coğrafyasında gerçekleşmiştir.

iv) Yukarıdaki tablo gerçek sayıyı yansıtmıyor. Örneğin bu belgede Mardin’in Derik ilçesi için 60 tane ismi değiştirilen köy ismi var. Oysa gerçekte Derik’in ismi değiştirilen 163 köy ismi var. Aynı şey tüm Kürt coğrafyasındaki il ve ilçeler için de geçerli.

v) En önemli soru şu: Bu isim değiştirme ihtiyacı niye hasıl oldu? İsmi değiştirilen köylerin isimlerine bakalım: Kürtçe, Ermenice, Rumca, Suryanice vs… Tüm bu halklar bu coğrafyanın en eski sahipleri. Eski isimleri değiştirenler ise bu coğrafyaya sonradan gelenler, bu coğrafyayı otokton (yerleşik) halklardan koparmaya çalışanlar.

Toparlarsak: 1940-2000 yıllarında köylerin yüzde 35’inin adı değiştirildi. Kürtçe, Ermenice, Gürcüce, Lazca isimlerin yanı sıra içinde ‘kızıl’, ‘çan’, ‘kilise’ gibi sakıncalı sözcükler geçen Türkçe adlar da tarihe karıştı…

Fırat Üniversitesi Beşeri ve İktisadi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Harun Tunçel’in araştırması yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor: 1940 -2000 yılları arasında 12 bin 211 köyün, yani tüm ülkedeki köylerin yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme furyasından en çok Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu etkilendi. Erzurum’un 653, Mardin’in 647, Diyarbakır’ın 555, Van’ın 415, Sivas’ın 406, Kars’ın ise 398 köyü bir gecede haritadan silindi. Kürtçe sanılan bir ismin aslında Sümerce, Türkçe sanılan bir köy isminin de Ermenice olabileceğine dikkat çeken Tunçel, “Dilbilimcilerin incelemesi sonucu Sümer, Akad, Urartu gibi uygarlıkların dillerinden izlere de rastlanabilir” dedi.

Doç. Dr. Harun Tunçel’in 1940 -2000 yıllarını kapsayan, ‘Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köyler’ çalışması, Türkiye’nin yakın tarihinin görmezlikten gelinen bir sayfasına ışık tutuyor. 1940’dan günümüze hem Türkçe olmayan hem de Türkçe köy adlarında geniş çaplı bir isim değiştirme operasyonu yapıldığını belirten Tunçel’in verdiği bilgiye göre köy isimlerine değişiklik tablosu şöyle:

  • Türkiye’de yer adlarının değiştirilmesi işlemleri Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri yapılıyor. Örneğin Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları ‘Meclis- i Umûmiyye -i Vilâyet’ (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirildi.
  • Ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelgeyle resmileşti ve ‘yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla degiştirilmesi’ başlatıldı. Genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderildi. Ancak bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı nedeniyle uzun süre aksadı. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’yla isim değiştirme işlemleri yasal bir dayanağa kavuştu. 1957’de ‘Ad Değiştirme İhtisas Kurulu’ kuruldu. Bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında ‘tarihi değeri olan yer adlarının da’ değiştirildiği gerekçesiyle işlemlere son verilinceye kadar sürdü.
  • Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 binden fazla. Bir başka ifadeyle köylerin yaklaşık yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme işlemlerinde en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan veya olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması.
  • Aptaldam, Atkafası, Cadı, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan isimler ile içinde ‘kızıl’, ‘çan’, ‘kilise’ kelimesi olan köylerin isimleri de değiştirildi. Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de ‘bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek’ için tarihe gömüldü.
  • Karadeniz bölgesinde en çok dikkati çeken özellik Trabzon ile Rize arasındaki yoğunlaşma. Trabzon ve Rize’de toplam 495 köyün ismi değiştirildi. 20’si Türkçe’yken, diğerleri Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için silindi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da yok olan isimler çoğunlukla Ermenice, Kürtçe veya Arapça kökenliydi.
  • Doç. Dr. Harun Tunçel, isimleri değiştirilen köylerin eski isimlerinin kökenini ortaya koyan bir çalışma olmadığını söyledi. Bu konu üzerinde dil bilimcilerin çalışması gerektiğinin altını çizen Tunçel, “Bu iş için de Türkçe, Farsça, Arapça, Ermenice, Zazaca, Kurmanca, Süryanice-Aramca, Sümerce, Akadca, Urartuca gibi pek çok dil ve lehçesi ile ilgili derinlemesine bilgi sahibi olunması gerekir” dedi.
  • Köy isimlerinin zaman içinde değiştiğini, Kürtçe sanılan bir ismin aslında Sümerce, Türkçe, Aramca olabileceğini, aynı şekilde Türkçe sanılan bir ismin Arapça, Ermenice veya Akadca olabileceğini anlatan Tunçel, “Hatta dilbilimcilerin incelemesi sonucunda şu anda yaşamayan Sümer, Akad, Urartu gibi uygarlıkların dillerinin izlerine de rastlanabilir. Yer adlarının değiştirilmesi konusunda da kanuni bir sıkıntı yoktur, prosedür uygulanırsa bu mümkündür” diye konuştu.
  • Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’nin Güneysu ilçesinin eski ve hâlen halk arasında yaygın olan ismi ise ‘Potomya’. Doç. Dr. Tunçel’in araştırmasına göre 2000 yılı itibarıyla ismi değiştirilen köylerin illere göre dağılımı şöyle:

Adana (169), Adıyaman (224), Afyonkarahisar (88), Ağrı (374), Amasya (99), Ankara (193), Antalya (168), Artvin (101), Aydın (69), Balıkesir (110), Bilecik (32), Bingöl (247), Bitlis (236), Bolu (182), Burdur (49), Bursa (136), Çanakkale (53), Çankırı (76), Çorum (103), Denizli (53), Diyarbakır (555), Edirne (20), Elazığ (383), Erzincan (366), Erzurum (653), Eskişehir (70), Gaziantep (279), Giresun (167), Gümüşhane (343), Hakkâri (128), Hatay (117), Isparta (46), İçel (112), İstanbul (21), İzmir (68), Kars (398), Kastamonu (295), Kayseri (86), Kırklareli (35), Kırşehir (39), Kocaeli (26), Konya (236), Kütahya (93), Malatya (217), Manisa (83), Kahramanmaraş (105), Muğla (70), Muş (297), Nevşehir (24), Niğde (48), Ordu (134), Rize (105), Sakarya (117), Samsun (185), Siirt (392), Sinop (59), Sivas (406), Tekirdağ (19), Tokat (245), Trabzon (390), Tunceli (273), Şanlıurfa (389), Uşak (47), Van (415), Yozgat (90), Zonguldak (156)…[17]

I.7) Bu Tabloda!

Evet, tablo bu! Tartıştığımız tarihte böyle… Tüm bunlar böyleyken…

Bir “uçtan” Deniz Kavukçuoğlu’nun, “Türkiye, ortak ve resmi dili Türkçe olan üniter/teklik yapıda bir ulus devlet olmakla birlikte çok dilli, çok dinli, çok mezhepli, çok etnik kökenli, çokkültürlü bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan herkes, ister doğumundan, isterse buraya göç ettiğinden itibaren olsun, anayasa ve yasalar karşısında eşittir. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki herkes, sayısal varlıklarına ve sosyal konumlarına bakılmaksızın Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkesler, Abhazlar, Boşnaklar, Gürcüler, Osetler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Romanlar, Sünniler, Aleviler, Şafiler, Keldaniler, Nasturiler, Yezidiler vd. eşit haklara ve yükümlülüklere sahiptirler. Devletin, cami-cemevi örneğinde görüldüğü gibi yanlış uygulamaları bu gerçeği ortadan kaldırmaz…”[18]

Diğer “uçtan”tan da Namık Kemal Zeybek’in, “Unutuluyor... Cumhuriyet’in ‘Türk milleti’ kavramında Türk, sınırlarımız içinde yaşayan Müslümanlar demek idi... Lozan’da tescil edilen budur. Müslüman olmayanlar ise Türk olmanın hukuki haklarına sahip ama azınlık hukukundan da yararlanabilmek imkânına sahiptirler. Ayrıca ‘Türküm’ dediklerinde de kimse ‘değilsin’ demez...

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde İstanbul Türkçesi’nden başka bir eğitim ve haberleşme dili yaratmaya çalışmak kimseye yarar getirmez, zarar getirir.

Türkiye’yi bölmek isteyenlerden başka...”[19] demeleri, tarihi gerçeklere, yaşanmışa/ yaşanana sırt dönen kocaman-kuyruklu yalanlardır!

Türkiye mi? dediniz! Bakın…

BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı ‘Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre, Türkiye’de 15 dil tehlike altında.

30’dan fazla dilbilimcinin çalışmalarıyla ortaya çıkan atlasa göre bu dillerin dağılımı şöyle.

Son derece tehlikede olan diller: Hertevin. Ethnologue.com’a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dilerinden olmasına karşın diğerlerinden oldukça farklı bu dili 1999’da bin kişi konuşuyordu.

Ciddi anlamda tehlikede olanlar: Gagavuzca, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryanice.

Kesinlikle tehlikede olanlar: Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunuyor), Süryanice’ye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye’de konuşan kalmadı; konuşanların çoğu göçle başka ülkelere gitti) ve Ermenice.

Güvensiz durumda olanlar: Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca).

Atlasa göre Türkiye’deki üç dil kayboldu. Kapadokya Yunancası, dünyada da son derece tehlike altında. Diyarbakır Lice’deki Kamışlı köyünde konuşulan Mlahso da kayboldu. Suriye’ye göçen köylülerden İbrahim Hanna’nın 1995’te ölümüyle bu dil de öldü. Ubıhça da Tevfik Esenç’in 1992’de ölmesiyle kayboldu…

I.8) Görmek Gerek!

“Ama”sız, “fakat”sızca görmek gerek!

“Cumhuriyetin etno-dinsel mühendislik politikası daima iki amaca yönelik oldu: a) Gayrimüslimlerden kurtulmak. b) Kürtleri ve Türk olmayan diğer Müslüman grupları asimile etmek”![20]

Bu konuya ilişkin olarak, “19 Mayıs”ları[21] imal eden resmi tarih söylencelerine itibar etmeyen Sevan Nişanyan şunların altını çizer:

“Cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi için değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi…

“Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi. Bizde laiklik tasfiye hareketiydi. Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç laiklik değil, mutlak iktidardı…

“Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş Savaşı’nda ise İslâmi cihat üzerinden hareket etti bu milliyetçilik…”[22]

I.9) Milliyetçilik!

Milliyetçilik… dedik!

Konjonktürel olarak “ezileni” hariç, milliyetçiliğin “pozitifi” yoktur ve olamaz da!

“Ötekisiz” olması mümkün olmayan milliyetçilik, durmadan “ötekileştirir”!

Örnek mi? Yunanistan’da Atina Pandion Üniversitesi profesörü Aleksis İraklidis, 25 Mart bağımsızlık bayramı arifesinde Anadolu’ya saldıran Yunanlıların 1919’da Türklere Sırpların Bosna’da yaptıklarının benzerleri yaptıklarını söyleyince sert tepkilere hedef oldu.

İraklidis, Alfa televizyonuna demecinde, “Ankara’ya kadar her yerde alevler yükseliyordu. Öldürüyor, kesiyorlardı. Tam bir dehşet. Yunanlı olduğuna utanıyorsun,” dedi.

Kıbrıs kökenli profesöre ‘Asya Minor Dernekleri Federasyonu başkanı Eftimios Arzoglu “Bu adam solucan. Tedbirleri alıp düşmana karşı koyarsın. Koynumuzda yılan besliyorsan ne olacak,” diye çattı.

Meslektaşı Yorgos Kunduriotis, İraklidis için “Türk milliyetçiliğinin çanağıdır” derken, tarihçi Sarandos Kargakis “Bunlar vatan haini” diye konuştu.[23]

Hâlâ biyometrik veri ile uğraşılan[24] bizde farklı mı sanki? Elbette değil!

Mesela… Adana Karataş Cezaevi’nde kalan siyasi tutuklu Sevcan Atak, İnsan Hakları Derneği’ne gönderdiği mektupta açık görüşlere çıkarken, üzerinde, “Tek bayrak, tek dil, tek vatan” yazılı mühürlerin kollarına vurulduğunu söyledi…[25]

Evet, Prof. Dr. Ayhan Kaya’nın ifadesiyle, “Türk milliyetçiliği çok geç kalmış bir milliyetçiliktir.”[26] Ve bununla birlikte İttihat ve Terakki’nin, Kemalizm vasıtasıyla bugünlere ulaşarak Susurluk-Şemdinli-Ergenekon vd.’lerinde somutlandığı Türk(iye) milliyetçiliği, politikası, ideolojisi ve tarihiyle hesaplaşmazsanız; yaşanılan trajedileri “olağan”laştırırken, yeniden ve bir kez daha kaçınılmaz kılarsınız; ki tarih bunun acılı yüzlerce örneğine tanık ve taraftır![27]

II. Ayrım: “Demokratikleş-me”/ “Değiş-me” Yaygaraları!

“Asıl ikiyüzlülük savunduğumuzu
yapmayı beceremeyişimiz değildir.
Savunduğumuza aslında
kendimizin de inanmamasıdır.”[28]

Bunlar böyle ve şaşırtıcı değil. Ancak “şaşırtıcı” olmasa da komik olan güncel “demokratikleş-me”/ “değiş-me” yaygaralarıdır!

Öcalan’dan Erdoğan’a, “Sorunu çözebilirsiniz,”[29] dense de; Muhammed Nureddin’in ifade ettiği üzere, “AKP’nin Kürt Sorununa yaklaşımı samimiyetten yoksun”dur[30] ve “AKP’nin TRT 6 Çalımı”[31] bunun en basit örneğidir!

II.1) İkna Etmeyen “Özeleştiri”

Öncelikle Erdoğan; sözünü ettiğim bildiğiniz Başbakan Erdoğan…

Biliyorsunuz; Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin Düzce İl Kongresi’ndeki konuşmasında azınlık sorunları için, “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi”[32] dedi.

Kimileri, bu tutumu, “Kürt sorununun çözümü için tartışma sürerken Erdoğan tarihi özeleştiri yaptı,”[33] diye sunarken; MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da, “Başbakan Orhan Pamuk gibi konuştu,” dedi.[34]

Burada durup, öncelikle, “Modern eleştiri, saltıkçı devletlere karşı verilmiş bir savaşımdan doğmuştu; geleceğiyse şimdiden, burjuva devlete karşı verilen bir savaşım olarak tanımlanmadıkça geleceği diye bir şey olmayacaktır,”[35] diyen Terry Eagleton’ın saptamalarını anımsatarak ekleyelim:

Geçmişi sorgulamak, eleştirel bir tarih okumasına girişmek kolay işler değildir. Özellikle bunlar, asla kat’a Erdoğan’a, yani yerleşik düzenin savunucu ve sürdürücülerine ait değildir, olamaz da…

Kimse kusura bakmasın, Erdoğan’ın, “tarihi özeleştiri”si devrimcileri ikna etmediği gibi, hiç mi hiç de umut vermiyor; tabii (neo-)liberaller hariç…

Rainer Hermann’ın, “AKP demokrasi konusunda, özellikle Kürt sorunu bağlamında son günlerde çark etti; siyasi çözüm ve kültürel otonomi yerine milliyetçilere yakınlaşma eğiliminde,”[36] uyarısını “es” geçenlere, Kürtlerin kültürel hakları yaygaraları eşliğinde, TRT-Şeş (6)’i göklere çıkaranlara bir kez daha hatırlatalım: AKP’nin Kürtçe, demokratik haklar, üst kimlik, vd. konulardaki tutumu samimi olmaktan çok uzaktır.

Bir örnek!

Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Newruz öncesinde sekiz dilde ‘Türk Dünyasında Nevruz Geleneği’ başlıklı kitap hazırlayarak yurtiçinde ve yurtdışında dağıtmaya başladı. Newruz, Kürtlerin “en büyük bayramı” olarak kabul edilmesine karşın, Kürtçe basılmadı ve Kürtlerin “Demirci Kawa” efsanesine yer verilmedi.[37]

II.2) Dil Meselesi

Doğan Kuban’ın, “Türkçeyi yadsıyanlar Türkiye’yi de yadsırlar,”[38] diye haykırdığı tabloda TRT-Şeş (6) serbest, Kürtçe konuşmak yasak!

İronik ama durum/ dayatma bu!

Siz bakmayın kendine “çağdaş solcu” Deniz Kavukçuoğlu gibilerin, “Türkiye çokkültürlü bir ülkedir. Bu ülkede, bu ülkenin yurttaşlarının anadili olan, -unutulmakta olanları da dahil- her dil Türkiye’nin bir zenginliğidir. Bu zenginliğin ortaya çıkartılması, ortak kültürümüze katkıları açısından önünün açılması resmi dilimiz olan Türkçenin önemini azaltır mı? Buna inanmak için ortada hiçbir somut neden yoktur.

Türkiye gibi üniter bir devlet olan, öyle de kalmak zorunda olan bir ülkede ortak/resmi dil olan Türkçenin altındaki her dil, o dili konuşan her grubun kültürel varlığının motoru olarak ortak kültürümüzün gelişmesini hızlandıracak bir öğedir,”[39] demesine…

“Resmi dil Türkçenin önemi”nden asla taviz vermeyen; veya bunun böyle olmayabileceğini aklına dahi getirmeyen “çağdaş solcu”ların bulundu traji-komik durumda; Kürtçe de, diğer diller de, “Resmi dil Türkçe”ciler için sadece bir aksesuardır…

“Maçta Kürtçe ‘pas’ dediği için polis saldırdı”ğı;[40] yani “Polisin Kürtçe konuştuğu için dayak attığı”[41] Türkiye’de örnek mi? Çok hem de pek çok…

  • Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, partisinin grup toplantısında Kürtçe konuşan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş hakkında Ankara Başsavcılığı’nın verdiği takipsizlik kararını kaldırdı. Mahkeme, Demirtaş ve Türk’e soruşturma açılmasını istedi.[42]
  • Diyarbakır’da 1990’larda “Sarı - kırmızı - yeşil renkler PKK bayrağını çağrıştırıyor” diyerek trafik ışıklarını bile yasaklamak isteyen zihniyet, 2008’de hortladı. Diyarbakır Valiliği, Kayapınar Belediyesi’nin yeni açılacak parklara vermek istediği Kürtçe isimleri “bölücü” diye yasakladı.[43]

Yani Nüfus Kanunu’nda yapılan değişiklikle şahıs ismi olarak kullanılabilen Berfin, park ismi olamıyor. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Diyarbakır’ın Kayapınar Belediye Meclisi’nin beş parka vermek istediği isimlerden Nefel, Daraşin, Berfin ve Beybun’in yasaklanmasını savunurken “Kürtçe isimlerin parklara konulamayacağını, ancak özel şahıs ismi olarak kullanılmasının önünde herhangi bir yasal engel bulunmadığını” söyledi.[44]

  • Diyarbakır Valiliği, Yenişehir Belediyesi’nin bir parka vermek istediği Kürtçe ‘Seyrangeh’ ismini uygun bulmayıp yerine Farsça ‘Seyrangah’ adının verilmesini istedi.[45]
  • Diyarbakır’da DTP’li belediyenin parklara Kürtçe isim talebi reddedilirken yargı da yasağı haklı buldu… Köylere Kürtçe isimlerin geri dönüşü konuşulurken, Kayapınar Belediyesi’nin üç parka verdiği ‘Rojda’, ‘Roşna’ ve ‘Şilan’ adları kaymakamlık tarafından kabul edilmedi. Belediyenin, yürütmenin durdurulması talebi de reddedildi.

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde DTP’li belediye, 2008 yılında yapılan üç parka Kürtçe ‘Roşna’ (Aydınlık), ‘Şilan’ (Yaban gülü) ve Rojda (Güneş) adlarını verdi. Ancak verilen bu isimler Kayapınar Kaymakamlığı tarafından kabul edilmedi. Bunun üzerine belediye, Diyarbakır 27. İdare Mahkemesi’ne başvurup yürütmenin durdurulmasını istedi. Talebi değerlendiren mahkeme, parka Kürtçe isimler verilmesini reddetti.[46]

  • Yüksekova İlçesi’nin DTP’li Belediye Başkanı Salih Yıldız’ın Ramazan Bayramı nedeniyle ilçe merkezine astırdığı Kürtçe pankartın polisler tarafından indirildi. Pankarttaki yazının, ‘Yüksekovalıların Ramazan Bayramı Mübarek Olsun’ anlamına geldiğini belirten DTP’li Belediye Başkanı Yıldız, şöyle konuştu: “Bu Kürtçe pankart bayram vesilesiyle bir mesajdır. Bayramlar insanların toplumsal ve sosyolojik bir gerçeğidir. Avrupa’nın birçok ülkesinde ve eyaletinde resmi dil dışında birçok dil kullanılıyor. Silopi, Cizre, Şırnak, Diyarbakır’da Kürtçe pankartlar asılınca suç olmuyor. Burada neden suç oldu anlamıyorum.”[47]
  • Diyarbakır’daki cezaevlerinde incelemelerine başlayan TBMM İnsan Hakları Kurulu cezaevlerinde Kürtçe konuşma konusunda sıkıntılar yaşanmadığını belirtirken Demokratik Toplum Partisi Fatih İlçe Başkanı ve Tevn Yayınevi’nin sahibi Mehdi Tanrıkulu mahkemede Kürtçe konuştuğu için zincirleme şekilde yargılanmaya devam ediyor. Tanrıkulu duruşmasında “Ben Kürdüm, anadilim Kürtçe savunmamı da Kürtçe yapacağım” deyince hâkimi sinirlendirdi. Tanrıkulu’nun yargılama hikâyesi Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Muammer Özcan, hazırladığı bir iddanamede ‘sözde Kürt halkı’ demesiyle başladı.

Tanrıkulu, 4 Nisan 2006’da savcı hakkında Kürtçe şikâyet dilekçesi verdi. Tanrıkulu suç duyurusunun işleme konulmasını beklerken ‘Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun’a muhalefetten 31 Ekim 2006’da hakkında dava açıldı. Tanrıkulu’na altı ay hapis cezası verildi, ceza beş aya indirildi.

Bu dava esnasında Kürtçe savunma verdiği gerekçesiyle, hakkında Şapka İktisasi Kanunu ve Türk Harflerinin Kabulu Kanunu’na aykırı davranma gerekçesiyle bir dava daha açıldı. Bu davanın önceki gün görülen üçüncü duruşmasında 9 Eylül 2007’de açılmış yayınevinden çıkan bir kitap nedeniyle de hakkında dava açıldığını öğrendi. Katıldığı tüm duruşmalarda Kürtçe konuşup Kürtçe dilekçe veren Tanrıkulu, mahkeme tercüman kullanarak hâkimlerle iletişim kuruyor.

Duruşmayla ilgili Tanrıkulu şunları anlattı: “Ben Kürdüm, anadilim Kürtçe savunmamı da Kürtçe yapacağım’ hâkim sinirlendi. ‘İki kelime savunma yap’ diye bağırdı. Tercümanı çağırdı. Ona da kızdı. Bana ‘Niye Türkçe konuşmuyorsun’ diye bağırdı.”[48]

Bu kadarı yeter mi?

II.3) Demokratikleş-me! Mi?

Hani nerede şu “demokratikleşme?!!!

  • Diyarbakır Barosu, “Kentte 16.5 ayda 3 bin 184 çocuk sanık oldu. 407 çocuk siyasi suçlardan yargılanıyor,”[49] diyor!

İnsan Hakları Derneği Adana Şubesi, 2009’un ilk üç ayına ilişkin hak ihlâlleri raporuna göre, kentte 33 çocuğa ‘örgüt üyeliği ve propagandasından’ 130 yıl hapis cezası verildi, aynı dönemde 82 çocuk gözaltına alındı, bunlardan 55’ine dava açıldı, 26’sı ise tutuklu yargılanıyor. İşkence ve kötü muamele iddiasıyla yapılan, çoğu çocuklara ilişkin 31 başvuruda yok yok: Polisin attığı taşla bir gözü yırtılan, cezaevine girişte soyunmadığı için copla dövülen, üzerine su dökülen, dövülerek bayıltılan, saçlarından sürüklenen... [50]

  • Kulp’taki toplu mezardan çıkan kemiklere ikinci kez DNA analizi yapıldı. Kemiklerin bir kısmının Bulut ailesinin 1994’ten beri kayıp olan üç ferdine ait olduğu anlaşıldı. Kayıp yakınları “adalet” istedi…[51] Ancak “çıt” yok!
  • Bismil ilçesinde 16 yıl önce gözaltında makatına cop sokulması sonucu ölen Abdulkadir Kurt adlı köylüye işkence yaptıkları iddiasıyla haklarında dava açılan o dönem asker olan 15 kişinin, olaydan 17 yıl sonra ağır ceza mahkemesinde yargılanmalarına karar verildi. Dava dört yıl içinde sonuçlanmazsa zamanaşımından düşecek.

Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’ne bağlı Ağıllı Köyü’nde 17 yıl önce gözaltına alınan 36 yaşındaki Abulkadir Kurt’un, gözaltında makatına cop sokularak işkenceyle öldürülmesi üzerine 17 Şubat 1994 günü 15 asker hakkında, ‘İşkence yapmak suretiyle adam öldürmek, iştirak etmek’ten TCK’nın 450/3 maddesi uyarınca ömür boyu hapis istemiyle dava açıldı.

Yargılama 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı, ancak sanıkların asker olması nedeniyle davaya bakma yetkisinin 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde olduğu gerekçesiyle dosya Askeri Mahkeme’ye gönderildi. Askeri Mahkeme de, sanıkların terhis olması ve askerlik görevinden ayrılmaları nedeniyle davaya Ağır Ceza Mahkemesi’nin bakmakla yetkili olduğuna karar verip dosyayı uyuşmazlık mahkemesine gönderdi.[52]

II.4) Üst Kimlik/ Yurttaşlık

T.“C”de, “üst kimlik” denilen Türklük, öteki ilan ettiği tüm şeyleri inkâr ve imha üzerinde yükselir.

Bakın bu konuda, “Birbirlerine en çok benzeyenler Türk ve Kürt kökenli olanlardır,” diyen Hasan Celal Güzel ekliyor: “Dolayısıyla bu sonuç, Kürtlerin Türk kültür kalıbı ile bütünleştikleri ve ayrı bir ‘Kürt etnik grubu’ bulunmadığı tespiti ile örtüşmekte; diğer verilerle birlikte değerlendirildiğinde, Kürtler ile Türkler arasında kültürel mânâda bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.”[53]

İşte “üst kimlik” dedikleri, tamı tamına budur!

“Farklı” olanı, bin bir dereden su getirerek, aynılaştırmak, benzetmek; olmazsa yok etmektir…

Uzun söze ne hacet! “Üst kimlik”/ “yurttaş”lık konusunda sözü milliyetçi Hasan Celal Güzel’e bırakıyorum:

“Anayasa’nın ‘Siyasî Haklar ve Ödevler’ bölümünde, Türk vatandaşlığı, seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakları, siyasî partilerle ilgili hükümler, kamu hizmetlerine girme hakkı düzenlenmiştir. Bu maddelerde bazen ‘Türk’, bazen de ‘Türk vatandaşı’ tâbiri kullanılmıştır.

‘Türk’ tâbiri bir etnik kimlik değil, ırkı ve dini ne olursa olsun, bütün vatandaşları ifade eden bir ‘üst kimlik’tir. 66. maddedeki, ‘Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz’ hükmü, bir etnik kimlik olarak değerlendirilirse, sanki etnik bakımdan Türk olmayanlar vatandaşlıktan çıkarılır gibi ters bir anlam ifade edecektir. Gene, 70. maddede, ‘Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir’ hükmü, sanki Türk olmayanlar kamu hizmetlerine girme hakkına sahip değildir şeklinde ters yorumlanabilir. Hâlbuki bu örneklerde kastedilen Türk vatandaşı/Türkiye Cumhuriyet Vatandaşı olmaktır.

Bu ifadeleri ‘etnik vurgu’ olarak değerlendirenler, ya çok kötü niyetli ya da ahmaktır.”[54]

“Efendim, rahmetli Özal, Büyük Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türküm diyene’ vecizesini yorumlarken, ‘Bak Hasan, Atatürk ne mutlu Türk olana, Türk’e dememiş, Türküm diyene demiş’; yani etnik kimliği kastetmemiş derdi.

Gerçi bazı antropolojik araştırmalar dolayısıyla Cumhuriyet’in bir döneminde ırk/soy unsuru üzerinde durulmuşsa da, Türkiye’de ‘Türk Kimliği’ etnik bir esasa dayandırılmamış ve ‘Vatandaşlık Kimliği’ şeklinde ‘ortak üst kimlik’ olarak algılanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, ‘üniter’ ve ‘millî’ bir devlettir. T.C. Anayasalarında, ‘Siyasî Haklar ve Ödevler’ başlığı altında düzenlenen ilk madde ‘Türk vatandaşlığı’dır. Vatandaşlık, karşılıklı hak ve mükellefiyetlere bağlı siyasî ve hukukî bir kavramdır. Vatandaşlığın etnik müntesibiyetle hiçbir ilgisi yoktur.

1982 Anayasası’nın ‘Türk vatandaşlığı’ başlıklı 66. maddesindeki, ‘Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür’ şeklindeki ifadenin etnik kimlikle münasebetini kurabilmek için, ya geri zekâlı, ya art niyetli ya da korkunç derecede kompleksli olmak gerekir.”[55]

Hasan Celal Güzel’in, “kötü niyetli ya da ahmak”, “geri zekâlı, ya art niyetli ya da korkunç derecede kompleksli” sıfatlarıyla açığını kapatma “çabası”da bir işe yaramıyor!

66. ve 70. madde “üst kimlik”in ırkçı, ayrımcılık sübaplarıdır; bundan kimsenin şüphesi yok!

II.5) Kürtlerin "Durumu"

Kürtlere dair koca koca laflar edilirken; “es” geçilen Kürtlerin “durumu” ve bu durumunda nihai kertede “iç-sömürge” statüsü içermesidir…

Kürtlerin “iç-sömürge” statüsüne denk düşen “durumu”, akıl almaz bir yoksulluk ve sömürüde ifadesini bulurken; bu aynı zamanda iktisat-dışı cebri yani devletten koruyucuya yaygın ve sistematik terörü de içerir.

Örneğin İHD, korucuların 1990 yılından bu yana işlediği hak ihlâllerine ilişkin geniş bir rapor yayınladı. 64 sayfalık raporda köy yakmalar, köy boşaltmalar, adam kaçırma, taciz-tecavüz, silahlı saldırı, infaz, gasp gibi ihlâllere dikkat çekildi. 1992 ile 2009 arasında korucular tarafından gerçekleştirilen genel insan hakları ihlâlleri bilançosu ise şöyle: “1992-2002 yılları arasında 38 köy yakma, 14 köy boşaltma, 12 taciz ve tecavüz, 22 kaçırma, 294 silahlı saldırı, 176 yaralama, 132 öldürme, 2 kayıp olayı, 50 infaz, 70 gasp, 454 işkence ve kötü muamele, 59 gözaltına alma, 9 intihara sebebiyet verme, 17 ormanlık alan yakma. 2003’te 12 ölü, 17 yaralı, 30 kişiye de işkence ve kötü muamele yapıldı. 2004’te 12 ölü, 21 yaralı, 17 kötü muamele ve işkence. 2005’te 3 yaralı, 21 işkence ve kötü muamele, 2006’da 3 ölü, 9 yaralı ve 11 işkence ve kötü muamele, 2007’de 6 kişi öldürülürken, 4 kişi yaralandı ve 14 kişiye de kötü muamele ve işkence yapıldı. 2008’de korucular 18 kişiyi öldürürken, 23 kişiyi de yaraladı. 14 kişiye de işkence ve kötü muamele yapıldı. Ocak-Mart 2009 korucular tarafından 6 kişi yaralanırken, 1 kişiye işkence ve kötü muamele yapıldı.”[56]

Bunun yanında koruculuk sisteminin sadece maaşlar hesaplandığında ekonomiye yıllık maliyeti 600 milyon TL’yi aşıyor. 20 Mart 2009 verilerine göre 22 ilde toplam 71 bin 907 korucu görev yapıyor ve aylık 700 TL civarında maaş alıyorlar. Aylık toplam 50 milyon 335 bin TL ödeme yapılan koruculara, ayrıca katıldıkları operasyonlar için de aylık ek ödeme yapılıyor.

İçişleri Bakanlığı’nın 2006 verilerine göre her üç korucudan biri suç işlerken, ağırlıklı olarak aşiretlerden seçilen korucu başlarına ise geçici köy korucularına ödenen ücretin yüzde 10’u kadar ek ücret ödeniyor.[57]

Köy yakmalar, boşaltmalar, göçler, vd’leri…

Bu konuda da Bekir Ağırdır, “Kürtlerin korkuları ortalamada, bireysel korkularıysa çok yoğun: Çocukların eğitimsiz kalması, özgürlüğün kısıtlanması, parasızlık ve muhtaç düşmek”ten[58] söz edip ekliyor:

  • “Modernizasyon sürecinde Kürtler çok geri kalmış durumda: Kürtlerin hanede yaşayan sayısı çok kalabalık, gelir ise çok düşük ve işsizlik rakamları ürkütücü.”[59]
  • Kürtlerin yüzde 57.4’ü sinema, tiyatro gibi bir kültürel etkinliğe gitmemiş. Yarıdan çoğu arkadaşları ya da ailesiyle lokanta, kafe gibi yerlerde yemek yememiş.”[60]
  • “Kürtlerin yüzde 35.9’u köylerde, bu Türkiye’deki en yüksek köylülük oranı. Mersin ve Antalya’daki Kürtlerin yüzde 72.2’si, İzmir’dekilerin yüzde 59.3’ü, İstanbul’dakilerin yüzde 22.3’ü varoşta yaşıyor. Kürtlerin yüzde 13.4’ü hemen, yüzde 33.1’i de şartlara bağlı olarak hemen göç etmek istiyor.”[61]

Alın size, “kardeş” denilirken; “Kürdistan” sözcüğünden bile korkulan, cezalandırılan Kürtlerin durumundan birkaç kare…

II.6) Kürdistan, Kürdistan, Kürdistan…

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Vahap Coşkun soruyor:

“Hakikâten ne yana düşer Kürdistan? Hukuk alanının içinde mi yer alır, yoksa hukukun dışına mı düşer? Yargı makamlarına bakarsanız bazen o yana, bazen bu yana. Basına yansıyan bir haber söylemek istediklerimi net bir şekilde anlatıyor. Haberde farklı toplantılarda sarf ettiği Kürdistan kelimesi nedeniyle avukat Eren Keskin’in hakkında açılan iki davadan iki farklı sonuç çıktığına işaret ediliyordu. Buna göre Keskin’in 2007’de Gebze’de katıldığı bir panelde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentleri nitelemek için kullandığı Kürdistan kelimesini Gebze 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nce ‘suç’ değil ‘düşünce’ özgürlüğü kapsamında değerlendirmişti. Buna karşılık Keskin, 2004’te Viranşehir’de bir panelde ‘Kürdistan’ dediği için Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesi’nde tarafından 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Yani Kürdistan Gebze’de ‘serbest’ iken Viranşehir’de ‘suç’ olmuştu…

Tarihi açıya gelince, Kürdistan’ı ilk kullanalar Kürtler değil. ‘Kürtlerin Ülkesi’ anlamında Kürdistan, XII. yüzyılda Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer tarafından Batı İran’da bir eyalet olarak kuruldu.[62] Daha sonra bu ad hep kullanıldı, mesela tüm Osmanlı tarihi boyunca buraya Kürdistan denildi. Kanuni’nin 1525 ve 1553 fermanlarında Kürdistan vardı, 1604 tarihli fermanında I. Ahmet ‘Umum Kürdistan’ demişti. XVII. yüzyılda Evliya Çelebi, Kürdistan’ı tüm ayrıntılarıyla Seyahatnamesi’nde anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 13 Aralık 1847’de bir yönetim birimi olarak Kürdistan Eyaleti’ni kurmuş ve ta 1919’a kadar Kürdistan’ın kullanımında hiç sıkıntı yaşanmamıştı.[63] Kaldı ki sadece Osmanlı’da değil, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da Kürt ve Kürdistan sakıncalı değildi. Mustafa Kemal, konuşmalarında ve mektuplarında Kürt ve Kürdistan’ı kullanır. Kürt ve Kürdistan’ın kamusal kullanımın yasaklanması 1924’ten sonrasına rastlar ve faşizan bir politikayla bu kelimeler bireylerin hafızalarından kazılmaya çalışılır.”[64]

Ancak bunların böyle olmasına karşın “Kürdistan” terimi, yasaklıdır, “ceza” nedenidir…

Siz aldırmayın, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Kürdistan’ sözcüğünü kullanmasının önemi üzerine” ahkâm kesen Cengiz Çandar’ın, “… ‘Kürdistan’ tartışması bu bakımdan hiç lüzumsuz değildir. ‘Semantik’ tartışması hiç değildir. Kürt sorununun çözümü için ‘siyasi cesaret’ ile ilgili hayati önemde bir tartışmadır,”[65] demesine…

Çünkü Gül’ün “cesareti”, Misak-ı Milli sınırları dışındadır, içinde, içerisinde değil!

Erdal Güven’in de belirttiği üzere, “Gül, ‘Kürdistan’ dedi mi, demedi mi? Günlerdir memleket meselesi bu. Tartışma değil, kuru gürültü aslında. Gül’e eşlik eden gazetecilerin biri hariç hepsi, ‘Dedi’ diyor; bir tek Hasan Cemal, ‘Hayır, demedi’ diyor”ken[66] Cumhurbaşkanı yutkunuyor…

İsmet Berkan da sormadan edemiyor: “Adı ‘Kürdistan’ olan bir yere bu isimle hitap etmek neden bir devletin 80 yıldan fazla zamanını alır? Böyle soruların genellikle mantıklı açıklamaları yoktur”![67]

Egemen ideolojinin mantıksızlık ikliminde, Murat Belge, “Kürdistan mı? Hiç duymadım!”[68] ironisiyle dalgasını geçerken; aslı sorulursa, “Türkiye Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Dışişleri Bakanı, Meclisi, Genelkurmayı, ‘ilgili kurum ve kuruluşlar’ı ne derse desin, çoğunluk olarak yaşadıkları yerin adı Kürtler için Kürdistan,”[69] diyen Erdal Güven meseleyi boylu boyunca ortaya koyuyor…

Emre Aköz de ekliyor: “Kürdistan kelimesine alışın”![70]

Bu o kadar kolay mı? Resmi yalanlara karşın değil…

II.7) Resmi Yalan(lar)ın Şerecesi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin, bu Türkiye’nin en önemli meselesidir. Mutlaka hâlledilmesi lazımdır. Bu Türkiye’nin birinci meselesidir,”[71] dedi; ortalık “allak bullak” oldu…

Neden “allak bullak” oldu? Bu gerçeği bilmeyen var mıydı?

Veya Süleyman Demirel ile Erdal İnönü’de Diyarbakır’a gidip, “Kürt Realitesi”nden söz edince, yine ortalık “allak bullak” olmamış mıydı? Olmuştu olmasına da, bunun böyle olmuş olması neye yol açmıştı, ne olmuştu? “Hiç” değil mi?

“Tarihten dersler çıkarmak çok önemlidir!” vurgusuyla devam edelim:

“Türkiye’nin en önemli meselesi Kürt meselesidir ve mutlaka hâlledilmelidir,” diyerek bu konudaki tartışmaları başlatan Gül, bu yöndeki açıklamalarını sürdürdü: “Çok geniş bir şekilde iyi niyetli çalışmalar var Türkiye’de. Bunlar kendi ülkemizin, kendi sorunlarıdır. Sorunlarımızı kendimiz tartışacağız ve kendi insanımız için sonuçlandıracağız.”[72]

Bu “iyi niyetli çalışmalar” ne? Bu bir “sır”; ancak bunun “sırrı” olur mu? Olmaz olmasına da, “sır” üzerine spekülasyon da yapılmaz değil; tıpkı Cengiz Çandar gibi:

“Kürt sorununun bu kadar ‘geniş bir katılımlı’ tartışıldığı pek az dönem var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ara ara verdiği çözüme yönelik ‘iyimser mesajlar’ ve ‘çözüm fırsatı’nın ortaya çıktığına ilişkin açıklamalar ‘askeri olmayan çözüm’ umutlarını canlandırmış durumda… ‘Askeri olmayan çözüm’den çok geniş bir çoğunluğun anladığı PKK’nın silahlarını bırakması, ‘silahsızlanması’ ya da ‘silahsızlandırılması’…”[73]

Dikkat edin! “Sır” üzerine spekülasyon yapanlar, asılsız “umutlar”la devlet politikasının zeminini genişletiyorlar!

Devlet politikası açık, o, bir kolektif haklar meselesi olan “Kürt Sorunu”nun zeminini yok ederek, “Ulusal Sorun”u bireysel haklara indirgeyip, buharlaştırıyor…

Bu da bir çözüm değil; olsa, olsa, düzen içi düzenlemedir!

Kaldı ki AKP’nin yaygaraları da bundan bağımsız değilken, bunda şaşırtıcı bir şey yok!

Asıl önemli olan “Başbuğ ve Gül ‘2009 çözüm fırsatı veriyor’ demişti. DTP milletvekili Aysel Tuğluk’un da, ‘Bizce de’ diyor,”[74] olmasıdır! Asıl şaşırtıcı olan, tam da budur!

Hem de Tayyip Erdoğan’ın kendisine randevu vermemesine tepki gösteren DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün, “Başbakan iyi niyet çabamızı görmek istemiyor, gölgeye yumruk savuruyor,”[75] dediği koşullarda!

Devam edelim: Duran Kalkan’ın, “Kürt sorununun demokratik siyasi çözümü için koşullar olgun hâle gelmiştir”;[76] Delil Karakoçan’ın, “Karayılan’ı iyi izlediği anlaşılan Erdoğan ‘yumuşar’ mı?”[77] tarzındaki yorum/ beklentileri karşılıksız ve anlamsızdır!

Doğru olan Barış Meclisi’nden Seydi Fırat’ın, “Kürt sorununu ‘muhatapsız çözme’ anlayışı”na[78] dikkat çekmesidir; kaldı ki bu da bir “çözüm” değil; düzen içi düzenlemedir!

Gerçekten de bugünkü güncel yaygara ve manipülasyonlar muhatapları dışında sürdürülen bir gölge oyunundan başka bir şey değildir!

Bu öylesine komik bir gölge oyunudur ki, “CHP olmadan bu sorun çözülemez,”[79] noktasına kadar geriletilmiştir! (Hatta buna MHP’nin “iknası” kaydı da eklenmiştir!)

DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, “Kürt sorunu siyasi zeminde tartışılıp çözülecekse CHP ve MHP’nin de katkısı önemlidir. CHP’nin Kürt sorununu gündemine almış olması ve bunu tartışıyor olması önemlidir,”[80] derken; asıl tartışılması gereken, “Kürt Sorunu”, CHP’yle, MHP’yle çözülebilir mi sorusudur!

Evet asıl yerine, aslı olmayan tartışılırken; Simon Tisdall, “Gül’ün ‘tarihi fırsat’tan söz etmesi, Başbuğ’un konuşması ve Karayılan’ın açıklamaları Kürt sorununun sonlanacağı hissi yarattı. Fakat güneydoğudaki Kürtlere göre baskı kötüleşiyor,”[81] derken; Muhammed Nureddin de ekliyor: “Ankara’nın sözleriyle eylemleri tutarsız”![82]

Gerçek tam da bu merkezdeyken; “karşılıksız beklentiler” demogojisi, ilerletici değil, gerileticidir…[83]

Hem de “çözümden anlaşılan”ın, Hüseyin Aykol’a göre, “1921 Anayasası çözüm olabilir,”[84] noktasına dek gerilediği koordinatlarda!

II.8) “Kürt Sorunu” Üzerine Yorumlar

Bu denli “geri” pozisyonları savunusu, “Kürt Sorunu”nun çözümünden çok, bir Gordiyon Düğümü’ne dönüşmesine yol açar ki, bu süreçte de olan budur!

Örneğin HEP’in eski yöneticilerinden ve Star gazetesi yazarı Mehmet Metiner, “PKK çözüm yolunu tıkıyor,”[85] derken; “Günümüzdeki konu teröristle uzlaşma değil mi?” vurgusuyla Sri Lanka’dan söz eden Mehmet Ali Kışlalı, Tamil Kaplanları’na reva görülenin altını çizerek, ekliyor: Türkiye’de bu teröristle mütareke oyunu çok oynanmak istendi. Galiba bir ara, itiraf edilmese de, şöyle ya da böyle uygulandı. Bunun günahını kimse kabullenemedi. Ama şimdi mücadelenin kumanda noktasındaki asker konusunu çok iyi biliyor. Dünyadaki gelişmeleri de yakından izliyor. Sorumluluğunun bilincinde. Onu kimsenin, görev süresinde yolundan saptıramayacağı kanısındayım. İşin içine kim girerse girsin...[86]

Evet, “Kürt Sorunu”nu “mümkün olan” adına, düzen içi zeminin geri pozisyonlarına mahkûm etmek, soru(n)ları çözmekten çok ağırlaştırıp, egemenleri güçlendirirken, (Tamil Kaplanları örneğinden esinlenen) baskıcı politikalar ile birlikte liberallerin de önünü açmaktadır!

Bir örnek olarak “Kürt sorunu zorluyor,” vurgusuyla Yakup Kepenek, “Kürt sorununun çözümü, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutları ‘birlikte’ ‘kapsamlı bir programa’ bağlanmalıdır. Çözümün siyasal boyutu önceliklidir. Çünkü çözüm, son noktada, siyasaldır. Çözüm yeri TBMM’dir,”[87] derken Rıza Türmen de ekliyor:

“Türkiye’de bir Kürt kimliği var. Kürtleri, kendilerini çoğunluktan ayıran bu farklı kimlikle kabul etmek, tanımak, Kürt kimliğine yer açmak gerekli.

Günümüzde insanlar çok kimlikli. Kürt kökenli bir birey kendini hem Kürt, hem Türk olarak görebilir. Başka kimlikleri de olabilir.

Kimlikler ne kadar genişlerse, aralarındaki çatışma da o kadar azalıyor. Etnik milliyetçilikten o kadar uzaklaşılıyor.

Kültürel kimliklerin kabulü kültürel hakları da birlikte getiriyor. İnsanların anadillerini konuşmalarının, devlete karşı ileri sürülecek bir talep değil, doğal bir özgürlük olduğunu biraz geç de olsa anladık. Kültürel haklar, buradan başlayarak eğitimden sokak adlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor…

Türkiye’de kültürel hakların tanınması, bölgenin refah düzeyinin yükselmesi sonucunda terörün anlamını yitirmesi, PKK’nın halk desteğinden yoksun, marjinal bir terör örgütüne dönüşmesi olanaksız değil. Böyle bir gelişme, siyasal düzeyde de önemli değişikliklere yol açabilir, PKK’dan bağımsız ve bölge halkının desteğine sahip yeni siyasal oluşumlar için uygun bir ortam yaratabilir.”[88]

Dikkat edin: AB patentli “Demokratik Çözüm” dedikleri paket ve sınırı bu kadardır; düzen için bireysel haklar retoriğinin bir adım ötesine geçmemektedir, geçemez de…

Bu böyleyse, neden bir “çözüm”den söz edelim; bu, olsa olsa, düzen içi bir düzenlemedir!

Çünkü karşımızda Abdulvehhab Bedirhan’ın, “Kürt sorunundan daima kaçıp çözümü başka yerde arayan Ankara”;[89] Muhammed Nureddin’in, “DTP’ye açılan dava diğer partilerce desteklenirken, kimse Kürt sorununun özüne temas etmiyor,”[90] betimlemeleriyle karakterize olan bir çıkmaz; resmi-ideolojik barikat söz konusudur!

Tam da bu noktada anımsaması/ anımsanması gereken Yusuf El Kuveylet’in, “Filistin sorunuyla Kürt sorunu arasında çok ciddi benzerlikler var. Zira iki halk da ya işgal altına girdi ya da komşu ülkeler arasında azınlık olacak şekilde parçalandı. Özgürlük ve devlet oluşturma eğilimi peşi sıra gelen nesillerin değişmez paydası oldu; her iki halk ve liderleri açısından öncelik listesinde yer aldı,”[91] saptamasındaki gerçeğin hâlâ yerli yerinde durduğu ve çözümünü aradığı merkezindedir!

III. Ayrım: “Büyük Oyun”un Kalbinde Kürdistan Var

“Çevrelerine uymak için
kendilerini yontanlar,
tükenip giderler.”[92]

Evet mesele buyken, “Kürt Sorunu”nun bir de, uluslararası ilişkiler ağındaki bölgesel konumundan kaynaklanan soru(n)ları vardır.

III.1) “Büyük Oyun” Ve Kürtler

Evveli ve sonrasıyla “Kürt Sorunu”, “enerji koridorları” (ya da petrol/ gaz) meselesine içkin olarak “Büyük Oyun”a dahildir; iradesi dışında ve ister istemez…


Capture-20140822-003143.png


Üzerine bir alay “oyun”un oynandığı bu mesele ile “Kürt Sorunu”nun bugünü arasında binlerce bağıntı vardır; çünkü “Büyük Oyun”un kalbinde Kürdistan yatar.

Gerçekten de ABD’nin temel ilgi alanı olan Avrasya’da XIX. yüzyıldaki emperyalist yayılma ve hâkimiyet yarışı için kullanılan “Büyük Oyun” terimi bugün enerji kaynaklarının kontrolü için kullanılırken, ABD Başkanı Barack Obama bölgeyle ilgili politikalarına Avrasya enerji özel temsilcisi atamayı ekledi.

Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, eski başkan kocası Bill’e Hazar Havzası enerji diplomasisi konusunda özel danışmanlık yapmış Richard Morningstar’ı enerji meselelerinde Avrasya özel temsilcisi atadıklarını açıkladı.

1991-2001 arasında ABD’nin AB elçiliğini de yapmış Morningstar, ülkesinin Avrasya’daki enerji hedeflerini destekleyip, enerji kaynaklarının dağıtımı ve gelişimi konularında Hillary’ye stratejik danışmanlık yapacak. Morningstar’ın ilgi alanı Türkiye, Avrupa, Rusya, Ukrayna, Orta Asya ve Kafkaslarla ilgili enerji meseleleri...[94]

Konuya ilişkin olarak Ariel Cohen, “ABD ve Avrupa, Türkiye’yi Nabucco’nun ortaya çıkışını kolaylaştırmak suretiyle Hazar ve nihai olarak Irak gazı için bir doğalgaz merkezi olmak için cesaretlendirmeli,”[95] derken; Bahadır Selim Dilek de ekliyor: “Washington yönetiminin, AKP hükümetine Irak’ın enerji kaynaklarına ilişkin biçtiği yeni misyon, petrol üretimi değil, Irak’ın kuzeyindeki doğalgazın taşınması ve Batı hattına eklemlenmesi olacak…”[96]

Bu güzergâhta Kuzey Irak petrolü 1 Haziran 2009’dan itibaren Kerkük-Yumurtalık hattıyla Türkiye üzerinden ihraç edilmeye başlıyor. İlk etapta günde 60 bin, ay sonunda 100 bin, 2009 yılı sonunda 250 bin varil olacak.[97]

Çukurova Holding bünyesinde yer alan Genel Enerji’nin ortağı olduğu TTOPCO (Taq Taq Operating Company Limited), Kuzey Irak’tan ilk petrolü ihraç etti. İlk etapta günde 100 bin varil olarak plânlanan ihracat, dünya pazarlarına Kerkük-Ceyhan Hattı aracılığıyla Türkiye üzerinden yapılacak.[98]

Ayrıca da Irak, ülkenin kuzeyinde gerçekleştirilecek 8 milyar dolarlık yatırımla Nabucco’nun gaz sıkıntısını ortadan kaldıracak.[99]

Özetle Kuzey Irak’ta petrol konusunda “ilklere” imza atan Mehmet Sepil’in, Çukurova Grubu’nun sahibi Mehmet Emin Karamehmet’le ortak kurduğu Genel Enerji, Kürdistan’ın altı petrol sahasına sahip en büyük petrol arama ve üretim şirketi olma özelliğini taşıyor.

Daha da önemlisi Mehmet Sepil konuya ilişkin olarak şunları diyor: “Biz her şeyi PKK sorununa endeksliyoruz ama... Türkiye’nin Kandil operasyonu sırasında ben, Neçirvan Barzani’yle tam 750 milyon dolarlık rafineri anlaşması imzaladım…

“Kürt bölgesindeki petrol işimizi baştan beri Enerji Bakanlığı’na, Milli Güvenlik Kurulu’na ve MİT’e anlattık. Engellenmedik. Hatta şimdi devlet bize, Kuzey Irak’ta daha çok yatırım yapın diyor…”[100]

Görülüp, kavranması gerekiyor: T.“C”, ABD’nin tezgâhtarı olarak “Büyük Oyun”a taraf olmaya çalışırken; Kuzey Irak’taki (Güney Kürdistan) geleneksel yönetimle “ilişkileniyor”…

Bu noktada Sedat Laçiner, dilinin altındaki baklayı çıkarırcasına ekliyor:

“Türkiye derken, biz, petrol ve gaz okyanusunun tam ortasında oturan bir ülkeden söz ediyoruz. Dünyadaki gaz ve petrol rezervlerinin yüzde 70’ten fazlası bizim etrafımızda bulunuyor…

“Türkiye’nin yaşadıklarını Mavi Akım’la anlayabilirsiniz. Rus Gasprom’un Türk siyasetçilerini yönlendirme, satın alma çabalarını dışlarsanız 90’ları anlayamazsınız…

“Petrol ve gazı taşıyabilen iki hat var. Rusya ve Anadolu. Türkiye, Rusya’ya alternatif oluyor. Dünyanın askeri devi Rusya bunu kabul etmez…

“Boru hatları bir ülkeyi birleştirir. Ülkenizi bölmek istemiyorsanız, boru hatları yapın. Kürt bölgesini, Türkiye’ye en fazla boru hatları birleştirecek…

“Amerika’nın tercihi, özellikle Kuzey Irak’taki enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden Batı’ya taşıtmak ve Kuzey Irak’ı bu şekilde finanse edebilmek. Aynı zamanda Kuzey Irak’taki Kürtlerin hamiliğini de Türkiye’ye vermek. Amerika, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu gazı Irak’tan vermeye çalışıyor. Böylece Amerika, İran konusunda baskı yaptığı ülkelere, ‘İran yerine Irak gazını kullanın’ diyebilecek ve İran’ı izole edebilecek…”[101]

III.2) Türk(iye) Siyaseti!

Samuel Berger ile Mark Parris, “Türkiye ABD için hiç olmadığı kadar önemli”;[102] ya da Muhammed Nureddin, “Türkiye Obama’nın sağ kolu”;[103] veya Ahmed Mustafa, “Türkiye ‘bölgesel süpergüç’…”[104] derlerken, saptanması gereken ilk şey: T. “C”-ABD ilişkilerinde bir farklılık yaşanmaya başladığı.

Bu “Neden böyle” mi?

Gayet basit! “Türkiye’ye yönelik Amerikan övgüleri Başkan Barack Obama’nın ziyaretinde doruk noktasına çıktı; övgüler, bu ülkede zıt kutupların birlikte yaşadığı düşüncesini tekrarlıyordu. Zira Türkiye Müslüman ve laik, İslâmcı ve Batıcı, ordunun siyasetin ‘bekçiliğini’ üstlendiği bir demokrasi, NATO üyesi; Irak savaşına karşı çıkmış, Filistin-İsrail ve Arap-İsrail çekişmesinin çözümüyle ilgilenen, AB üyeliği çabası içindeki, İslâm dünyasındaki konumunu da güçlendirmek isteyen bir ülke,”[105] yanıtını veriyor Hazım Sagiye…

Gayet basit! NATO’nun sayısal olarak ABD’nin ardından ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, ittifak bütçesinin yüzde 2.2’sini karşılıyor. Kritik öneme sahip harekât başkanlığını Almanya, istihbarat başkanlığını Norveç’le dönüşümlü olarak yürüten Türkiye, NATO’nun kara, hava ve deniz harekâtlarının hemen hemen tamamına katılıyor…[106]

Gerçekten de “Obama’nın gezisi sırasında, ABD basınında, Türkiye’nin ‘çok önemli ülke’ tanımlamasıyla öne çıkması bağlamında Türkiye; Afganistan ve Pakistan gibi Müslüman ülkelerdeki operasyonlarda ABD’nin yanında olacak... askeri, kültürel, lojistik destek sağlayacak... Ortadoğu sorununda bölge ülkeleriyle ilişkilerinde aracılık yapacak... ABD Irak’tan çıktıktan sonra, İran’ı dengeleyecek... Mezopotamya’ya geri dönecek... gerektiğinde Afrika’da, Somali’den Sudan’a Kuzey Afrika’ya yeni görevler üstlenebilecek bir ülke olarak öne çıkıyor.”[107]

‘Gelecek 100 Yıl/ The Next 100 Years’ başlıklı yapıtında George Friedman, “Önümüzdeki dönemde Türkiye yeniden Osmanlı İmparatorluğu olacaktır,”[108] derken kolay mı? Cengiz Çandar, “Türkiye’nin ‘Ortadoğu Sermayesi’ni nakde çevirmek: ABD’ye karşı mı, ABD ile mi?”[109] diye sorarken; Abdullah İskender de ekliyor: “Türkiye ABD için mükemmel bir ortak.”[110]

İşte bu tabloda Türk(iye) siyaseti üzerine kafa yormak gerekiyor…

“ABD ile altın işbirliği dönemi”nden[111] söz edilirken; Prof. Dr. Hasan Köni, “Obama, Türkiye’nin Irak, İran, Afganistan-Pakistan, İsrail-Filistin gibi birçok meseleye katkı sağlayacağının sinyaller verdi. Obama aynı zamanda, Türkiye’nin neyi ne kadar yapabileceğine dair kendisine bir dış politika vizyonu geliştirmesi gerektiğinin de mesajını verdi. Yeni süreçte, Türkiye’nin ABD’ye katkısı ne ılımlı İslâm ne de neo-Osmanlıcı bir yayılma temelinde olacaktır,”[112] diyor…

Ömer Kuş’un, “Türkiye, hem siyasi sisteminin bileşimi, hem de uluslararası ilişkileriyle Obama’nın ortaklık için gerekli gördüğü sıfatların hepsine sahip,”[113] saptamasındaki üzere bunların böyle olması; Ortadoğu’daki “Kürt Sorunu”na taraf olan tüm güçleri, ister istemez etkileyecektir…

Örneğin, “İşgal sonrası Irak’ta aktifleşmesi beklenen Türkiye’nin önceliği Kürtleri hizada tutmak”[114] türünden saptamaların altı daha sıkça çizilirken; “Cumhurbaşkanı Gül’ün Irak ziyareti, bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesi çözümden uzak ama karşılıklı ihtiyaç nedeniyle ikili ilişkiler ısınıyor.”[115]

Ayrıca, T.“C”-İran ilişkilerinin daha tartışmalı özellikler kazandığı güzergâhta bir ek daha: ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, “ABD’nin Irak’tan çıkış için üs ve liman istediğini”[116] açıkladı.

Buraya dek ifade ettiğimiz büyük resim, “Kürt Sorunu”nun “pazarlıklar”ın kurbanı olmasına kapı açabilecek potansiyeller içermektedir.

IV. Ayrım: Ortadoğu Düzlemi

“Hangi limana yelken açtığını
bilmeyen tekneye
hiçbir rüzgâr yaramaz.”[117]

“Kürt Sorunu”, Ortadoğu’da “Filistin Sorunu” ile kardeştir; Ortadoğu ile doğrudan ilintilidir.

Bu bağlamda “yerel” olmaktan çok, bölgesel bir çözüme muhtaç olan çok parçalı “Kürt Sorunu”nun aktörleri, “yerel” yanında bölgesel güçlerdir.

IV.1) Irak'ta Ne Oluyor ?

Şemlan Yusuf İsa’nın, “Yarı bağımsız bir bölgeye sahip olmak, Iraklı Kürtlerin hakkı… Fakat merkezi hükümetin güçlerinin bölgelerine girmesini önleyip Irak bayrağını reddetmelerine de izin verilmemeli; Irak’ın bölünmesi kabul edilemez,”[118] dediği koşullarda T.“C” ile Irak’ın ilişkileri, benzer çıkarlardan ötürü, giderek paralelleşmektedir.

Örneğin Irak Başbakanı Nuri el Maliki, Türkiye ile aralarındaki “işbirliği ve anlayış” sonucunda PKK örgütünün eylemlerini durduracak ve bu örgütü bitirecek yolları bulacaklarını açıkladı.

El Maliki, Kerbela’daki açıklamasında, PKK’nin Kuzey Irak’taki karmaşık coğrafi yapıdan ve sarp dağlardan istifade ederek Irak topraklarında bulunduğuna işaret ederek “Bu terör örgütüne son vermek için Türkiye ile güvenilir bir işbirliğimiz var,”[119] dedi…

Aynı konuda Irak Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Tarık el Haşimi de, “PKK ya silah bırakacak ya da Irak’tan çıkacak” diye ekledi.

TRT-Türk’teki ‘40 Dakika’ programında konuşan El Haşimi, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti olasılığının sorulması üzerine de, “Hiçbir şekilde bağımsız bir Kürt devleti olmayacak. Kürtler, Irak devletinin parçası olmaya devam edecek. Kürt liderlerinin çok büyük çoğunluğu birleşik bir Irak’tan yana. Araplar ve Türkmenler gibi Irak milletinin parçası olarak yaşamaya devam etmek istiyorlar,”[120] yanıtı verdi…

Bunlar önemli!

Artılarına gelince; Joost Hiltermann’ın dikkat çektiği üzere, “Irak’ta merkezi hükümeti destekleyenler federalizm yanlılarının karşısında güçlenirken, Kürt-Arap geriliminin daha da tırmanma ihtimali artıyor.”[121]

Bu, Ortadoğu’nun “patronu” ABD için önemli bir risk. Bu tehdide ilişkin olarak Michael E. O’Hanlon ile Kenneth M. Pollack, “Barzani’nin yönetimiyle Bağdat arasındaki derinleşen gerilim alarm veriyor. Kürt sorunu toprak, petrol, para ve iktidar paylaşımı gibi somut sebeplere dayanıyor. ABD, Irak’ta istikrarlaştırıcı bir rol oynamalı,”[122] derken; The Independent’ de ‘Başyazısı’nda şunlara dikkat çekiyor: “ABD asker sayısını azaltırken Irak’ta Kürtlerle Araplar karşı karşıya gelebilir ve yeni bir iç savaş çıkabilir.”[123]

Burada dikkat edilmesi gereken Kuzey (Güney) Irak’ın, ABD’nin hayırhahlığı benimsemesiyle birlikte merkezi Irak otoritesi ile T.“C” arasına sıkışmasıdır…

IV.2) Kuzey'in (Güney'in) Abd İle İlişkileri

Ahmed Amrabi’nin, “ABD işgalini bağımsızlık fırsatı olarak gören Iraklı Kürtler, çekilme sonrası Arap kimliğinin birleştireceği Şii-Sünni safı ve Türkiye’yle karşı karşıya kalacak,”[124] diye formüle ettiği söz konusu sıkışma, Kuzey Iraklı (Güney’in) Kürtlerin ABD ile ilişkilerindeki marjını daraltıyor; onları daha çok ABD politikalarına ve istemlerine entegre ediyor!

Mesela Irak’ın Kürt kökenli Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Şii Başbakan Nuri el Maliki’nin “Çıkmaz sokağa girdik. Irak’ın egemenliğini ihlâl eden ABD talepleri asla kabul edilemez” diyerek afişe ettiği Amerikan işgalini kalıcı kılacak güvenlik anlaşmasına siper oluyorken;[125] biraz gerilere giderek anımsayıp/ anımsatalım:

Osman Öcalan, PJAK’ın ABD’den aldığı desteği “Amerika’yla güzel bir ilişki var, birbirleriyle görüşüyorlar, askeri destek söz konusu” diye dile getirirken; ‘Los Angeles Times’a konuşan eski örgüt üyelerinin ifadeleri de bu saptamayı doğruluyor.

Osman Öcalan, 2003’te Irak’ın işgalinin hemen ardından Amerikalı askeri yetkililerin PJAK’ın Kuzey Irak’taki kampını ziyaret ettiğini söyledi.

Öcalan ve diğer örgüt üyelerine göre, Amerikan yardımı gıda, ekonomik destek, tıbbi malzeme ve Rus askeri malzemelerini içeriyor. Yardımlardan bir kısmı “kâr amacı gütmeyen” gruplar üzerinden yapılıyor.

Amerikalı askeri araçların her iki -üç ayda bir PKK ya da PJAK karargâhlarına girdiğini belirten Öcalan, “Sistematik bir ilişki, aramak için bir numara yok. Amerikalılar resmi ilişki kurma niyetinde değil, Türkler bununla ilgili bir soru sorduğunda ‘ilişkimiz yok’ diyebilsinler diye,” ifadelerini kullandı.[126]

Mesut Barzani’nin sağ kolu ve Kürdistan Demokratik Partisi’nin dış ilişkiler sorumlusu Sefin Dizayi’nin, Yunanistan basınına verdiği demeçte, Türkiye, İran ve Suriye sınırlarının “yapay” olduğunu söylediği[127] o günlerden bu yana köprülerin altından çok sular aktı…

Şimdiler de ABD, Barzani’ye “Ankara ile iyi geçinin”[128] derken, Barzani de, “İlişkilerimiz iyi, artık Türkiye’den korkmuyoruz”[129] demeye başladı…

Evet, evet Mesut Barzani, Türkiye ile ilişkilerdeki ilerlemenin çok tatmin edici olduğunu söylerken, “Artık Türkiye’den kaynaklanabilecek bir askeri tehditden korkmuyor musunuz” sorusuna “Hayır, hayır. İlişkilerdeki gelişmeler, durumun iyi olduğunu gösteriyor” yanıtını veriyor artık![130]

Kolay mı? ABD Başkanı Barack Obama, Türkiye ziyaretinin hemen ardından gittiği Irak’ta, Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’ye “Türklerin yanında yer alın, PKK ortak düşmanımız” mesajı verdi. Barzani’den PKK’ya karşı istihbarat ağını güçlendirmeyi hedefleyen “üçlü (Türkiye-ABD-Irak) komuta merkezi”nin işlerliği için destek vermesini de istedi.[131]

Olanların daha iyi kavranması için bir ek daha: Washigton’daki görüşmelerde Genelkurmay Başkanı Başbuğ PKK, ABD’li Mullen de Pakistan konusunda bastırdı.[132] Bunu bilmeyen yok; ancak önemli olan sonrası!

Ki o da şöyle: Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Washington’daki resmi temasları sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Pakistan ordusuna terörle mücadele konusunda eğitim desteği verme olasılığı gündeme geldi.

Başbuğ düzenlediği basın toplantısında Pakistan’ın terörle mücadeleye yönelik askeri eğitim konusunda kendilerinden doğrudan talepleri olması hâlinde bunu yerine getireceklerini kaydetti. ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ise Türkiye’nin Kuzey Irak’ta terörle mücadele konusunda önemli bir deneyimi olduğu ve Ankara ile Pakistan ordusuna bu konuda eğitim verilmesi olasılığını değerlendirdiklerini ifade etti.

ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’ın Başbuğ ile konuşmalarına yönelik “O beni PKK konusunda ne kadar zorladıysa ben de onu Pakistan konusunda o kadar zorladım” ifadelerinin ardından ABD’nin Pakistan konusunda Ankara’dan olası talepleri gündeme gelmişti.[133]

IV.3) Talabani Faktörü (Ve Kapsamlı Kumpas)

(“Mam”) Celal Talabani, Kürtler için hep, sağı solu belli olmayan önemli bir “faktör”dür; hakkında ne denilirse denilsin…

Mesela… 13 Aralık 2008 gecesi gizlice Washington’dan ayrılan ve 14 Aralık 2008 öğlen Bağdat’a ulaşan Bush’u, askeri törenle karşılayan Devlet Başkanı Celal Talabani ile görüşmesi sırasında, Irak’a görevi dolmadan önce gelmekten ötürü mutluluğunu dile getiren Bush, Irak işgalini savunarak “Görev kolay değildi ama Amerikan güvenliği, Iraklıların hayalleri ve dünyada barış için gerekliydi” derken; Talabani de, dönemin ABD Başkanı’nı “Ülkemizi kurtarmaya yardımcı olan Irak halkının büyük dostu” diye niteleyip, “Irak’ın artık demokrasi, insan hakları ve refah içinde olduğunu” söyledi.[134]

“Demokrasi”den çok söz eden “reel-politiker”/ “güleryüzlü” bir despot olan[135] aynı (“Mam”) Celal Talabani, Abu Garip cezaevini de “önemsiz bir ayrıntı” olarak niteleyendi…

Muhammed Harrub’un, “Bağımsız Kürt devleti projesinin komşu ülkelerce engellenmesi ve Kürtlerin bölünmesiyle geçen yılların ardından, Talabani de bunun bir ‘hayal’ olduğunu ilan etti,”[136] diye nitelediği (“Mam”) Celal Talabani, “Büyük Kürdistan şiirlerdeki rüyadır,” vurgusuyla ekliyor: “Birleşik Kürdistan için şiirlerimiz olduğunu inkâr etmiyorum. Ama hayal etmeye devam edemeyiz. Türkiye’yi, İran’ı ve Irak’ı nasıl bölecekseniz…”[137]

(“Mam”) Celal Talabani, bir “reel-politiker”dir; alıp, satmayacağı hiçbir şey de yoktur! Bunu aklınızdan, sakın ol sakın, çıkarmayın…

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, resmi ziyaret için gittiği Irak’ta Devlet Başkanı Celal Talabani ile görüşmesi sonrasında, güvenlik konusundaki sorunları bitirmeye karar verdiklerini açıklarken; Talabani de, “PKK, ya silahlı mücadeleyi bıraksın ya da ülkemizi terk etsin” dedi.[138]

Gerçekten de Muhammed Nureddin’in ifadesiyle, “Gül ve Talabani’nin yaptıkları açıklamalar… PKK’ya silah bıraktırılması için ortak bir eğilim olduğu anlamına geliyor.”[139]

Sadece Gül ve Talabani mi? Hayır Gül ile Bağdat’ta görüşen Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başbakanı Neçirvan Barzani de, PKK ile tek başlarına mücadele etmelerinin söz konusu olmadığını, Kürt yönetiminin yanı sıra ABD ve Türkiye’nin ortak hareket edeceklerini açıkladı.[140]

Ortada kapsamlı bir kumpas olduğunu görmeyen var mı?

IV.4) Temelli Anlaşmazlık: Kerkük

Kapsamlı kumpasın önündeki asli engeli, temelli anlaşmazlık alanı olan Kerkük meselesi oluşturuyor.

Kürt bölgesel yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin oğlu ve istihbarat şefi Mesrur Barzani, Kerkük meselesi referandum öngören anayasasının 140. maddesine göre çözülmezse bağımsızlık uyarısı yaparak, “Anayasaya uyulmazsa sonuçlarından Kürtler sorumlu tutulmamalı… Huzursuzluk var çünkü liderlerinin taviz verdiğini düşünüyorlar. Öyle bir zaman gelir ki halk liderlerini dinlemez,” dedi.

Kerkük’ün dış müdahaleler yüzünden çözülemediğini savunan, Kürt halkının liderlerine karşı patlamanın eşiğine geldiğini belirten Barzani, “ABD çekilinceye dek çözüm olmazsa ne olur,” sorusunu, “Federal hükümet Kürdistan’ın statüsünü zorla değiştirmeye kalkarsa yanıtı olmalı. Kürtler kendilerini savunamazlarsa bunu ABD yapmalı,”[141] diye yanıtlasa da; altını çize çize belirtelim, konjoktür Irak Kürtlerinin aleyhine seyrediyor.

Örneğin BM Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mitsura’nın hazırladığı ve referandumu 5 yıl sonraya (2014’e) öteleyen Kerkük raporu Ankara’da memnuniyetle karşılandı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin, BM’nin Kerkük’le ilgili hazırladığı raporun, Türkiye’nin Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerle ilgili görüşleriyle genel olarak uyumlu olduğunu bildirdi.[142]

Evet, ‘Financial Times’a konuşan Barzani, Kürtlerin 2007’de Kerkük’ün statüsü referandumun ertelenmesini kabul ederek fedakârlık yaptığını belirterek, “Biz Kerkük’ün Kürdistan’ın parçası olduğunu söylüyoruz. Irak’taki diğer gruplar Kürtlerin bundan vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorsa, bu hiçbir zaman olmayacak,”[143] dese de; ABD manivelasıyla Irak’ın kuzeyinde özerkliği garantiledikten sonra Kerkük’ü de Kürdistan’a katmayı düşleyen Kürtler hayal kırıklığı yaşıyor.

Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel yönetimi lideri Mesut Barzani, “uzun dönemli müttefik” dediği ABD yönetiminin desteğinin tatminkâr olmadığını açıkladı.

Erbil’de Reuters’a konuşan Barzani, 2005’te Irak anayasasına giren Kerkük’ün referandumla statüsünün belirlenmesi şartının yerine getirilmesi konusunda ABD’yi beklenen desteği esirgemekle suçlayarak “Tarihi ve dostane ilişkilere sahibiz fakat açık konuşmak gerekirse fazlasını bekliyoruz. Bu sorunun çözümü için daha fazla rol oynayabilirlerdi” diye sitem etti.[144]

Özetle Muhammed El Semmak, “Irak’taki bütünlüğün akıbeti, petrolden ve etnik sebeplerden kaynaklanan Kerkük sorunun çözümüne bağlı. Sorunun petrol boyutu bağlamında, resmi rakamlar bu kentin dünya petrol rezervinin yüzde 7.5’ine sahip olduğunu teyit ediyor,”[145] derken; ‘The New York Times’ kat’i bir ses tonuyla ekliyor: “Kerkük konusunda bir uzlaşmayı ciddi ciddi kovalamayan Iraklı Kürtlerin, bölgeyi tek taraflı olarak kendi yönetimlerine katması kabul edilemez”![146]

IV.5) Kuzey Irak (Güney Kürdistan)Dan Kareler!

Barzani’ye, “Hayal kırıklılığı yaşattı,”[147] dedirten veya “İşgalin başında Irak’a istikrar getirme sürecinin ayrılmaz parçası olan Irak Kürdistanı artık vazgeçilir gibi sunan”[148] ABD politikası, Kuzey (Güney) Iraklı Kürtleri böylesine sıkıştırırken; Kuzey (Güney) Irak’tan yansıyan karelerde iç açıcı özellikler taşımamaktadır…

İşte bunun somut verileri:

Uluslararası Af Örgütü, Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetimine feci bir insan hakları karnesi çıkardı. Örgüt, ‘Asayış’ diye anılan yerel güvenlik güçlerinin yani peşmergelerin keyfi tutuklama, işkence ve adam kaçırma olaylarına karıştıklarını belirtip bölgesel yönetime “Güvenlik güçlerini kontrol altına al” çağrısı yaptı.[149]

Bunları artısı da var: Kuzey Irak’ta KDP ile KYB’nin hâkimiyeti, yolsuzluk ve baskıdan bezen bağımsızlar “Değişim” sloganı altında birleşme çabasında. Başı Talabani’nin eski yardımcısı Neşirvan Mustafa çekiyor…

Kuzey Irak’ta iki parti egemenliği, yolsuzluk, ifade özgürlüğüne kısıtlama ve peşmerge baskısı yeni siyasi arayışları körüklüyor. Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’nin liderliğindeki Kürdistan Yurtsever Birliği’nin başkan yardımcısıyken kazan kaldırmış Neşirvan Mustafa, bağımsızların liderliğine soyundu.

65 yaşındaki Mustafa, Kuzey Irak’ta temmuzda yapılacak genel seçim için bağımsız siyasilerle ‘Değişim’ adlı yeni bir grup kurmayı plânlıyor. ‘Yolsuzlukla savaş’ ve ‘daha iyi bir yaşam’ sloganıyla yola çıkan Mustafa, kurucularından biri olduğu KYB ve diğer hâkim parti KDP ile reformun imkânsız olduğunu belirtti. Yeni muhalif, “Eski politikacılar ve egemen geleneksel partiler Kürdistan’da değişimden yana değil. Mevcut durumu muhafaza etmek istiyorlar. Bizse bu siyasi sistemi değiştirmek istiyoruz” dedi.

KYB üyesi Sadi Ahmed Pera ise, “Kürdistan halkı akıllıdır, yeni listelere oy vererek geleceklerini riske atmazlar. Kürtler, pekçok reforma imza atan liderleri ve partilerine güveniyor” görüşünü dile getirip Kürtlerin kurulu düzeni değiştirmesine ihtimal vermedi.[150]

Ayrıca Kürt yönetimi başkanı Mesut Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Irak Devlet Başkanı Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtsever Birliği’nin (KYB) yolsuzluklarına el atan gazeteciler ağır bedel ödüyor.

Kürt gazetecilere baskıları sayfalarına taşıyan ‘Financial Times’a göre, polislerin fuhuş şebekesiyle bağlarını deşifre eden ‘Lvin/ Hareket’ gazetesinin 23 yaşındaki muhabiri Soran Mama Hama, temmuzda Kerkük’te evinin önünde öldürüldü. 25 bin tirajlı gazetenin yayın yönetmeni Ahmed Mira da, her yeni sayıyı çıkardığı günü takip eden üç geceyi öldürülme korkusuyla dışarıda geçiriyor.

Barzani’nin “karakutu” diye nitelenen resmi konutu ile ilgili haberler ve Talabani’nin sağlık sorunlarına dair “Hasta adam” manşeti yüzünden “vatan haini” suçlamasıyla 13 saat hapse atılmış Mira artık geceleri uyuyamıyor, caddede yürümekten çekiniyor ve kendi aracıyla bir yerlere gidemiyor.

Gazetenin yönetmeni, gazetecilere “vatansever olmayan” haberler yapılmaması yönündeki baskıların giderek arttığını belirtse de, “Kırmızı çizgilerimiz olmadan sınırları aşıp hassas konulara dokunmanın gururunu yaşıyoruz” diyor. Mira, fotoğraflarıyla gazetenin duvarlarını süsleyen Soran’la ilgili “Öldürülmeden önce üç ay boyunca ölüm tehditleri aldı” bilgisini veriyor. Yolsuzlukların üzerine gitmeyi sürdüreceklerini vurgulayan Mira kararlı: “Rolümüz siyasal değişimi sağlamak. Her şeyi tekellerine almış bu iki yolsuz parti dahil her şeyi değiştirmek için elimizden geleni yapacağız.” Haftada 50 bin satan ‘Hawlati /Vatandaş’ gazetesi de yolsuzluk haberleri nedeniyle 35 kez mahkemelik olmuş.

Barzani yayın yönetmenlerini çağırıp genel anlamda yolsuzluk haberleri yapmamalarını, yapacaklarsa da bunu özel konular ve bilgilerle sınırlı tutup iddiaları belgelemelerini istemiş. Hawlati yönetmeni Karam Rahim, Barzani’ye geri adım atmayacakları yanıtını verdiğini belirtip ekliyor:

“Yolsuzluk haberlerini ve bizi susturmaya çalışan partilerin oyunlarını yazmaya devam edeceğiz. Yolsuzluğun topluma sirayet etmemesi için çalışıyoruz. Toplumun açık görüşle modern hâle gelmesini istiyoruz.” Bağdat’taki bir ABD yetkilisi de, kaygılı: “Yolsuzlukları yazmasınlar diye gazetecilerin taciz edilmesi, gözaltına alınması ve baskı görmeleriyle ilgili vakalar arttı. Zaman zaman gerçek Kürdistan demokrasisi vaadini sorguluyoruz.”[151]

Ve vahim bir şey daha: Fuad Hüseyin, “Hıristiyanların bin yıldır yaşadıkları Musul’da karşı karşıya kaldığı etnik baskının sebebi, Iraklı Kürtlerin kenti bölgelerine katma isteği”den[152] söz ediyor…

V. Ayrım: Öteki Saikler

“Nehrin nereye aktığını
Yarın asla bilmez.”[153]

“Kürt Sorunu”na ilişkin öteki saikler arasında zikredilmesi gerekenler arasında Bediüzzaman Said-i Kürdî/ Nursî’nin “İslâmı”, Fethullah’ın “İslâmcıları”; DTP, PKK, liberal zırvalar ve sol ile çözüm değil, çözüm yerine ikame edilmiş düzen içi düzenlemeler vardır.

V.1) BEDİÜZZAMAN’IN “İSLÂMI”, FETHULLAH’IN “İSLÂMCILARI”

Herkes görüyor, biliyor: “İslâmcıların, genellikle, tarihsel geçmişlerinde Kürtlere ve Kürt sorununa bakışlarında, milliyetçi bir tutum sergiledikleri bilinen bir şey. 80 öncesi Kürt kelimesini ağzına alana komünist, sonrasında da bölücü derlerdi… Son iki üç senedir bir zamanlar daha çok sol kesimin ilgilendiği Kürt sorunu ile artık İslâmcıların ilgilendiğini görüyoruz.”[154]

“Kürt Sorunu”nda çözüm yerine ikame edilmiş AKP patentli düzen içi düzenlemeler, bugün İslâmcıların temel ilgi alanını oluşturuyor.

Örneğin Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Abant Platformu’nun 15-16 Şubat 2009 tarihleri arasında Erbil’de düzenlediği ‘Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ başlıklı konferansa ilişkin yazısında Emre Aköz, “Genç Kürdistan’ın abisi kim olacak?”[155] diye sorarken; söz konusu Konferans, AKP’nin din/mezhep eksenli Kürt politikasına “Fethullah Gülen” desteği olarak yorumlandı.[156]

Burası çok önemlidir!

Özellikle de “Davos’un da teveccühüne mazhar oluyor Fethullah efendi,”[157] denilip; “Soros-Fethullah Gülen kardeşliği”nden[158] söz edilerek; “Gülen cemaati ya da Fetullah Gülen, tarikatlar içinde ılımlı İslâm adı ile en sinsi ve derinden çalışan bir cemaattir,”[159] saptamaları dillendirilirken burası çok önemlidir!

“Neden” mi?

Bakın Fethullah Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce, Neşe Düzel’in sorularını yanıtlarken, neler diyor:

“Neşe Düzel (ND): Siz AKP’ye olduğu kadar DTP’ye yakın mısınız?

Hüseyin Gülerce (HG): Son genel seçimleri ele alın. Camiadan biri hem PKK’yla bağlantısı yüzünden hem de dine olan soğukluğu yüzünden DTP’ye oy vermeyecektir. Demokrat Parti’ye ise cumhurbaşkanlığı oylamasına katılmadığı için oy gitmeyecektir. Saadet’e gelince, Erbakan eliyle büyük yanlış yaptı. Saadet, AK Parti’yi CHP’den daha büyük düşman ilan etti.

ND: Gülen camiası AKP’yi mi destekliyor?

HG: Oy veriyor. Son seçimde Doğu’da ve Güneydoğuda camianın mensupları oylarını büyük çoğunlukla AK Parti’ye vermişlerdir. Bir, hizmetlerden onlar da yararlandılar. İki, AK Parti’nin dindarlığını kendilerinin oy vereceği bir siyasi adres olarak önemsediler. Yukarıdan birtalimatla oy verin diye bir şey olmuyor.

ND: Amerika, sizin Kürt meselesine yaklaşımınız konusunda ne düşünüyor?

HG: Ne düşündükleri konusunda herhangi bir Amerikalı yetkiliyle görüşmedim. Biz, Kürt meselesinin demokrasi içinde, eşit vatandaşlık yoluyla çözülmesini istiyoruz. Bu, Amerikan sistemi zaten. Onlar da eşit vatandaş olarak yaşıyorlar Amerika’daki farklılıkları. Bakın... Türkiye’de bir Kürt realitesi var. Bunun mantıklı çözümü hukuki eşitliktir. Bu da ancak demokrasiyle olur. Yani çözüm, AB üyesi bir Türkiye’de olur. Çünkü AB üyeliği, Türkiye’de kanunların uygulanması, hukuka riayet edilmesi, bireyi hukukun güvencesi altına sokması açısından önemli. Biz bugün maalesef hukukun yaptırımlarım Türkiye’de sağlamıyoruz.

ND: Kuzey Irak’taki varlığınızı, okullarınızı kim koruyor?

HG: Oradaki Kürt yönetimi.

ND: O kadar karışık bir yerde nasıl güvenli bir şekilde okullarınızın varlığını sürdürüyorsunuz?

HG: Kürt bölgesi karışık değil biliyorsunuz. Kuzey Irak’ın dışındaki yerler, Bağdat karışık. Karışıklığın olduğu yerlerde bizim okullarımız yok,

ND: Kuzey Irak sizin açınızdan nasıl karışık olmaz? Bir toplum, kendisini bombalamakla tehdit eden bir komşu ülkenin okullarını, toprağında nasıl bulundurabilir? Bu güven size nasıl sağlanıyor? Kim sağlıyor?

HG: O güveni oradaki öğretmenler sağlıyor. Kürt yönetimine bir güven vermişler. ‘Biz sizin çocuklarınıza faydalı oluyoruz’ diyorlar. Kürt yönetimi kendi okullarını tatil etmediği sürece bizi de... Zaten Türk Hükümeti de Kuzey Irak’la ilişkileri koparmayı seçmedi. Meclis’ten tezkereyi, çok sınırlı bir amaca yönelik olarak yani PKK’ya yönelik olarak aldı. Kuzey Irak yönetimi de bunun dışında bir harekâta ihtimal vermedi. Çünkü arada Amerika var. Silahlı Kuvvetler’in ya da ulusalcıların dediği gibi geniş bir askeri harekâtla Türkiye’nin Kuzey Irak’a gireceğini düşünmediler yani...

ND: Çok moda bir deyim var ‘ılımlı İslâm’ diye. Bu tanım sizin dindarlığı algılama biçiminize uyuyor mu?

HG: Hayır. İslâm’da mezhepler niye çıkmış? Yorum farkından ötürü çıkmış. Biz, Anadolu Müslümanlığı diyoruz. Bunu dediğimizde, ‘Siz yeni bir Müslümanlık mı icat ettiniz?’ diye bazen kızıyorlar. Oysa Anadolu Müslümanlığı demek, bizim milletimizin İslâmı anlaması, yorumlaması demek Bizim Müslümanlık anlayışımızla ilgili temel örnekler veriyoruz biz. Diyoruz ki, ‘Bizim Mevlana’mız var. Hacı Bektaş-ı Veli’miz var.’ Bu insanları öne çıkartarak ne söylemek istiyoruz? İslâmın yumuşak yüzünü, özündekini söylemek istiyoruz. ‘Sövene dilsiz, dövene elsiz olmak lazım’, ‘insanları kırmamak lazım’, ‘Bir gönül kırmak kabahattir’, Kim olursan ol yine gel... ‘bunları söylüyoruz. Eğer bunun adına ‘ılımlı Müslümanlık’ deniyorsa, bu bizim topraklarımızda yaşanan Müslümanlıktır.

ND: Sizin özetlemeye çalıştığınız bizim insanımızın yorumu olan Anadolu Müslümanlığı aslında Alevi Müslümanlığı değil mi?

HG: Yok.

ND: Türkler İslâmiyetle karşılaştıklarında bir kültürleri vardı. O kültür yok olmadı ve Türkler kendi kültürleriyle İslâm’ı yorumladılar. Bu da Arap Müslümanlığından çok farklı olan bir Anadolu Müslümanlığını ortaya çıkarttı. Tekrar soruyorum, Gülen cemaati Aleviliğe benzer bir Müslümanlık yorumu mu getiriyor şimdi?

HG: Hayır. Dinin özüne dönünce zaten bir Müslümanlık var. O Müslümanlık da insani Müslümanlık, Anadolu Müslümanlığı. Bugün Arap Müslümanlığında şekil önemli. Mesela Suudi Arabistan’daki Müslümanlık anlayışıyla bizim anladığımız, yaşadığımız Müslümanlık farklı. Bizim Müslümanlık anlayışımız hoşgörülü ve şekli değil. Suudi Arabistan’da kadınlara ikinci sınıf muamele yapılıyor. Evlerinde, özel hayatlarında kadınlara karşı çok daha tavizkarlar ama...

ND: Bağışlayın beni ama sizin camianızın kadınları da hayatın içinde görünür değiller. Kadın erkek ilişkileri açısından Müslümanlık anlayışınız, Anadolu Müslümanlığından temelde çok farklı değil mi bu durumda? Okullarınızda bile kızlarla erkekler ayrı değil mi?

HG: Şimdi değil tabii. Son çıkartılan Milli Eğitim yönetmeliklerinde öyle bir ayırım yok.

ND: Karar size bırakılsaydı tercihiniz ne olurdu peki?

HG: Dindar insanlar olarak bizim iki önemli problemimiz var. Birincisi, İslâmi bir şuurlanma sürecine girdik. Yani dinin özünü anlama, şekli ikinci plâna atma süreci bu. Mesela Fethullah Gülen ‘başörtüsü füruattır’ dedi. Yani, ‘Dinin öncelikli meselesi değildir’ dedi. Diyelim ki başörtüsüyle kalp kırıyorsunuz. ‘Ben kalp kırmamanızı tercin ederim’ demektir bu.

ND: Dindar insanların ikinci meselesi nedir peki?

HG: İkinci meselemiz de, demokratikleşme. Bir yandan AB süreciyle demokratikleşmeyi savunuyoruz, diğer yandan da eşcinsellerin evliliği gibi, bu süreçte bizim dinen tasvip etmediğimiz pek çok meselenin karşımıza çıkacağını biliyoruz. Orada bir sıkıntı yaşıyoruz. Ayrıca siz isteseniz de İstemeseniz de, demokratikleşmeyle birlikte bayanların toplumsal hayata daha çok katılmaları yaşayacağınız bir vaka olacak. O zaman bizim kadınlarımızı da daha çok göreceksiniz hayatın içinde. Yani demokratikleşme, kadının görünür olmasını bize hazmettirecek, kabul ettirecek. Mesela bu camianın öğretmenlerinin okullarda, başı açık. Hastanelerde doktorlarının başı açık. Çok dindar olan eşleri bunu bir problem yapmıyor. Bizim camiamızda da, diğer dindar insanlar arasında da hayatın içindeki başı açık kadınların sayısı artıyor.

ND: Türban konusundaki tavrınız ne?

HG: Üniversitelerde türban serbestisinin anayasal teminata kavuşturulmasını doğru buluyorum. Başı açık kız öğrencilere bir baskı olacağına da inanmıyorum. Türban Özal zamanında serbestti, bir baskı mı yaşandı? Ama toplumsal hoşgörü açısından Türkiye’nin realitesini görerek, türban serbestisinde sıranın devlet hizmeti veren yerlere geldiği kanaatinde değilim.

NG: Seçimlerde AKP’yi Güneydoğu’da destekliyor musunuz?

HG: DTP’yi mi destekliyorsunuz, AK Parti’yi mi diye sorarsanız, AK Parti’yi. Ama tek başına AK Parti’ye bir destek değil bu...”[160]

Hüseyin Gülerce’nin çizdiği çerçeve, Bediüzzaman Said-i Kürdî/ Nursî’nin “İslâmı” ile Fethullah’ın “İslâmcıları”nın, “Kürt Sorunu”nda çözüm yerine ikame edilmiş AKP patentli düzen içi düzenlemeler konusundaki temel yönelişlerini ortaya çıkarıyor.

Fethullah Gülen cemaati dedik; “CIA’nın Türkiye Masası eski şeflerinden Graham Fuller ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ başlıklı kitabında Türkiye’nin hem Türkiye hem de günümüz İslâmı için iki önemli İslâmi dinamik ürettiğini söylemektedir.

Fuller’e göre bunlar kamuoyunda ‘Fethullahçılar’ diye bilinen Fethullah Gülen hareketi ve AKP’dir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için Amerikan karşıtı olmayan bir Ilımlı İslâm’a ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. Böylesi bir dönemde Fuller’den ‘önemli İslâmi hareket’ payesi almak anlamlıdır.

İnternetteki sayfasında Fuller’in verdiği ‘radikal değildir’ fetvasını gururla sergileyen Gülen’in önlenemez yükselişinin nedeni işte tam da budur. Bu yüzden son yirmi yıldır istisnasız bütün Amerikancı iktidarlar tarafından açık bir biçimde desteklenmiştir. 12 Eylül’de aranmasına rağmen Çanakkale’ye vaiz olarak atanmış; yakalandığında dönemin başbakanı Turgut Özal sayesinde hemen serbest bırakılmıştır. Orta Asya’ya girişi için her türlü kolaylık gösterilmiş; Süleyman Demirel ve Tansu Çiller zamanında bir dediği iki edilmemiştir. Hakkındaki tutuklama kararı AKP iktidarı döneminde kaldırılmıştır. Kısacası Gülen’in yelkenlerini ABD’den esen rüzgârlar doldurmuş; o da menzilini bu duruma göre ayarlamıştır.

Zaten Gülen de ABD’ye karşı olan muhabbetini hiç saklamamaktadır. Ona göre ABD ‘dünyanın kaptanı’dır. ABD bütün gücüyle Ortadoğu’ya abanmakta, işgal etmekte, öldürmekte, ırza geçmekte; Fethullah Gülen ise ‘dünyamızın şimdiki kaptanı’ olan ABD’nin dümen suyunda ilerlemeyi marifet bilmektedir. İnsafın dinin yarısı olduğu günler çok geride kalmıştır. Kocasından dayak yiyen kadınlara susmamalarını, karate, tekvando gibi sporları öğrenerek kendilerini savunmalarını tavsiye eden Gülen, söz konusu ABD ve İsrail olunca hiç ses çıkartmamayı yeğlemektedir. Ona göre ‘inanmış bir insanın Batı’yla ve Amerika’yla entegrasyon karşısında olması düşünülemez’. Zaten Gülen’e göre kendisine bu kadar saldırılmasının nedenlerinden birisi de ABD’ye olan desteğidir. ABD de ondan desteğini esirgememektedir.

Nitekim Gülen hakkında dava açılır açılmaz soluğu ABD’de almıştır. ABD’de kalmak isteyen Gülen’e Fuller dışında, CIA’nın Balkanlar uzmanı George Fidas ile ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve CIA’nın darbeler uzmanı olarak tanınan Morton Abramowitz gibi kadim dostlarının kefil olması boşuna değildir.

Faruk Mercan kitabında[161] hayır işleriyle uğraşan, siyaseti aklının ucundan bile geçirmeyen bir Fethullah Gülen profili kurgulamıştır. Bunun gerçekle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır. ABD’nin Ilımlı İslâm’ını savunmak ve Büyük Ortadoğu Projesi’nde gönüllü figüranlığa oynamak siyasetle uğraşmanın daniskasıdır. Türkiye’de son yıllarda Gülen’in etrafında şekillenen cemaat kadar politikayla iç içe girmiş bir başka dini yapı bulunmamaktadır.

Kaldı ki Gülen’in siyasetle tanışması eskiye dayanmaktadır. 1960’lı yıllarda Komünizmle Mücadele Derneği’ni Erzurum’da örgütlemek için uğraşmıştır. Gülen taraftarlarının emniyet ve ordu içinde örgütlenme çabaları defalarca basına yansımıştır. Yine Ergenekon İddianamesi’nin hazırlanmasıyla ilgili olarak da söz konusu cemaatin ve Emniyet içerisindeki kadrolaşmasının adı sıkça anılmaktadır. Görüldüğü gibi Fethullah Gülen’in siyasetle uğraşmadığını iddia etmek hiç inandırıcı değildir…

Öte yandan Gülen’in kendisi de bu okulların açılışı ile ABD arasındaki ilişkiyi reddetmeyip, ‘Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz,’ demektedir.”[162]

Ve son bir şey daha: “Türkiye, Fetullah’a biat eden aydınlar ve etmeyen aydınlar olarak ikiye bölünmüş durumdadır. Fetullah’a biat eden aydınlar, Eser Karataş, Etyen Mahçupyan, Elif Şafak, Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan’a kadar susturulmuş durumdadır,”[163] diyor Nihat Genç…

Ki bu da çok önemlidir…

Yani liberaller ile Fetullah’çılar (dolayısıyla AKP) aynı hizadadırlar…

V.2) Dtp…

DTP, beğenelim, beğenmeyelim; bir alay zaaflı yanı söz konusu olsa da; bir “şans”tır.

“Ne için” mi? Türk ve Kürt halklarının diyalogu için.

“Ulusal Sorunu” nasıl çözmek veya düzenlemek isterseniz isteyin, iki halk arasında bir diyaloga ihtiyaç vardır, var olacaktır da…

Bu diyaloga karşı olanlar, adım başında DTP’yi devre dışı bırakmaya özel önem atfediyorlar ve atfetmekteler de!

Hayır bu konuda, “DTP’nin temsil ettiği siyasi çizgi daha çok 1980 ve 1990’ların Türkiye’sinde biçimlendi. Bu, sert koşulların yarattığı çatışmacı bir çizgidir. Bugün demokratik mücadele olanakları arttı. Daha da önemlisi, şiddet kullanımı yasal siyasetin ve giderek Kürt meselesinin çözümünün önünde bir engel oluşturuyor.

DTP’yi zor bir süreç beklemektedir. Önünde iki yol var: Ya gerginliği tırmandırıp bugüne kadar sürdürülen politikalara devam edecekler ya da sorunların sağduyu ile ele alınıp çözüme kavuşturulması yolunu seçecekler. Bu ise daha çok ayaklarındaki prangayı ne kadar gevşetebileceklerine bağlı,”[164] diyen Enver Sezgin gibi düşünmüyoruz…

Çünkü DTP, legal bir mevzidir; bu bağlamda da, “ayaklarındaki pranga” metaforu ile betimlenen gerçeğe sırt dönmesi mümkün olmayan legal bir mevzidir; özerktir ama bağımsız değildir…

Bu noktada “Çarpıcı gerçek şu ki, … ‘PKK kim, kaç tane PKK var?’ sorusu”nun[165] gündemde olduğuna işaret eden Cengiz Çandar’a, DTP Eşbaşkanı Emine Ayna’nın, “Kürtler PKK’yı koruyucu güç olarak gördükleri için sırtlarını dönmez,”[166] sözlerini anımsatarak ilerlersek; Evrim Alataş çok güzel anlatıyor:

“Kürtler, PKK’yi hâli hazırda ‘sigorta’ olarak görüyorlar. Onun dağılması veya silah bırakması karşılığındaki beklenti ise hâliyle daha büyük oluyor. Yıllarca yaşanan çatışmalı sürecin karşılığında elde edilenlere bakıldığında da bu temkinliliği anlamak zor değil.

Değiştirilmiş köy isimlerinin tekrar Kürtçeleşmesi karşılığında PKK silah bırakır mı? Ya da Öcalan’ın tecrit ortamına son verilmesi...

Peki PKK silahı eline niye almıştı? Savaşın sebepleri ile sonuçlarının birbirine karıştırıldığı karmaşık yol haritaları işte bu sebeple bir yerlere varamıyor.

Peki ya komutanlar dipçiklenen çocuklara geçmiş olsun dileğinde bulunsunlar diye silah bırakılır mı? Dağlara ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazılmasın diye...

Şovenizmin pazarlığı olur mu? PKK’nin artık taleplerine silahla ulaşamayacağı, bu yöntemin tıkandığı, bunu kendisinin de kabul ettiği doğru...

Ancak her şey çok karmaşık. DTP’lilerin tutuklandığı, Meclis’ten alınmalarının gündemde olduğu bir iklimde dağdakiler nereye insin? Ne karşılığında insinler?”[167]

Bunları unutmadan, “es” geçmeden DTP üzerinden tartışacağımız şey ise, bir legal mevzi olarak onun ne yaptığı yanında, Kürt hareketine ilişkin siyasal-ideolojik duruşudur.

Bu noktada Çanakkale’de konuşan DTP Milletvekili Sırrı Sakık’ın, “Burası emperyalizme karşı Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle herkesin omuz omuza mücadele edip toprağa gömüldüğü yerdir. 1921’lerde Cumhuriyet kurulurken Cumhuriyet’in temel hedefi; Türkler ve Kürtler bu Cumhuriyet’in asıl sahipleriydi. Çünkü, Çanakkale’de ölenler ortak vatan için mücadele ettiler. Ama, ne yazık ki, 1921’de Anayasa’da, ‘Bu vatan Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır,’ diyen Mustafa Kemal ve arkadaşları, 1924’de ret ve inkâr politikalarıyla cumhuriyeti yönetenler Çanakkale’de toprağa gömülenlere ihanet ettiler. 1924’te tek ırk, tek dil yarattılar,”[168] saptaması; reel-politiker bir “taktik”le resmi ideolojiyi kutsaması anlamına gelmektedir ki, bunun tasvip edilir bir yanı yoktur; olması da mümkün değildir…

Bunun yanında DTP tarafından Diyarbakır’da düzenlenen ‘Demokratik Toplum Kongresi’nin sonuç bildirgesinde, ‘Demokratik özerk Kürdistan’ talebi dile getirilmesine[169] ilişkin olarak ifade edeceğimiz şey ise, DTP’nin bir “modeli” değil; ilkesel düzlemde “Kürt Ulusal Sorunu”nun çözümünü savunması gerekliliğidir.

V.3) Liberal Zırvarlar Ve “Sol”!

Gelelim “Kürt Sorunu”nun “keneleri” olarak nitelenmesi mümkün olan liberallere…

Önce belirtelim, “Kürt Sorunu”nun en zor dönemlerinde, bugünlerde adım başına karşımız çıkan liberaller ortalıkta yoktu, hatta çıtları çıkmazdı…

Ama şimdi, hem de her adıma, “Kürtler huzursuzluğu, Diyarbakır’a ‘Amed’ demeyi, A. Türk ile A. Tuğluk’u sandviç yapmayı bıraksın artık,”[170] türünden akıl (ki kendilerinin daha çok muhtaç oldukları şeydir bu!) dağıtan onları nasıl unuttuğu, Malcom X’in, “Ezenler ve ezilenler arasında bir çatışmanın yaşanması kaçınılmazdır. Bu çatışmanın, herkes için özgürlük, adalet ve eşitlik isteyenlerle, sömürü sisteminin devamını isteyenler arasında yaşanacağını düşünüyorum. Böyle bir çatışmanın yaşanacağına inanıyorum, ancak bu çatışma sırasında rengin herhangi bir rol oynayacağına inanmıyorum,” sözleriyle betimlediği gerçektir…

Evet, evet liberaller durmadan akıl dağıtırlar!

Örneğin İsmet Berkan, suratı hiç kızarmadan, tarihi ve yaşananları “unutarak” şunları der: “Mesela Kürtler, dertlerini şiddet yoluyla anlatmak yerine barışçıl bir medeni haklar ve demokrasi mücadelesi verseler, bunu da son 25 yıldır pasif direnişlerle, sessiz yürüyüşlerle, Kürt dili ve kültürünü savunan barışçıl yollarla yapmış olsalar acaba bugün Kürt sorununda durumumuz ne olurdu? Kürtlerin içinden bir Marthin Luther King Jr. çıkmış olsaydı, kalabalıkları peşine takıp Ankara’da, Tandoğan’da onbinlerce kişiye ‘Bir rüyam var’ diye başlayan bir konuşma yapsaydı ne olurdu acaba?”[171]

Spekülasyonu bırakıp yanıtlayın: Bu mümkün müydü? Hâlâ “mümkün” diyorsanız, nasıl olacaktı bunlar? Örneğin Anlatın da dinleyelim!

Gerçek şu; liberaller, son kertede devlet diliyle düşünüp, konuşuyorlar; tıpkı, “Biz Türkler Kürt meselesinde hata yaptığımızı kabul ettik, adım adım telafi yollarını arıyoruz. Fakat Kürtler Türkiye’yi şikayet etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Ne yapsak yaranamıyoruz… Umutluydum ama şimdi hayal kırıklığım büyük. Sanki bizden kopmak istiyorlar,”[172] diyen Ayşe Kulin gibi…

Tıpkı, “Piyasa ve sosyalizm” üzerine ahkâm kesen, “Piyasa genelinde sosyalist olan bir ekonomik sistem içinde eklemlenebilir,”[173] diyerek; sosyalizmi sosyalizm olmaktan çıkartması yanında, John Berger’in, “Dünyayı piyasa hâline getirmeye çabalayan küresel iktidar ‘tüketmedikçe kendini boşlukta hisseden tüketiciler’ yaratmaktadır,”[174] uyarısını ıskalayan Murat Belge gibi…

Özetle dünyayı “piyasa”ya eklemlenmiş “soyut bir demokrasi” söylencesine indirgeyip; Avrupa Birliği’ni “evrensel bir model” olarak sunan liberaller, Kürtlerden durmadan özveri isterlerken, “Kürt Sorunu”nun bir kolektif haklar meselesi olduğunu inkâr ederek, burjuvazinin düzen içi -bireysel haklar- düzenlemesinin önünü açarlar…

Amin Maalouf’un, ‘Çivisi Çıkmış Dünya’ başlıklı yapıtında, “Batı’nın yüz yıllık hatası; yerleşik düşüncenin aksine dünyanın geri kalanına kendi değerlerini benimsetmeye çalışmaları değil, tam tersine, egemenlikleri altına aldıkları halklarla olan ilişkilerinde kendi değerlerine göre davranmaktan sürekli olarak kaçınmasıdır,” dediği AB’den başlayalım… “PKK, yine AB’nin terör listesinde!”[175] Bunu bilmeyen var mı? O hâlde nasıl hâlâ “AB” diyebilirsiniz…

Şimdi soralım; sizde, “Türkiye’nin önündeki değişim sorununun denklemi iki bilinmeyenli bir denklem hâlini alarak netleşti. Hedef sivil demokrasiyi kazanmak. Asker-sivil dengesinin değişmesi eşittir sivil demokrasidir,”[176] diyen Nabi Yağcı gibi mi düşünüyorsunuz?

Diyelim ki “Evet”; “sivil demokrasi” Kürtlerin “Ulusal Sorunu”na ne vaat ediyor? Ahmet İnsel’in, “Türkiye’de Kürt sorununun çözümü, Kürtlerden önce Türklerin, etnik ve dini vurgusu olmayan eşit yurttaşlık hakları temelinde oluşturulacak bir çözüme ikna olmaları ile mümkün olur,”[177] yollu müphem “eşit yurttaşlık” söylencesi dışında…

Yeri geldi soralım: Kapitalizmin en “sivil demokrasi”sinde de olsa, yurttaşlar veya yurttaşlık “eşit” olabilir mi? Elbette olmaz, olamaz!

İyi de “Bu yalana neden müracaat ediliyor” mu?

Liberallikten! Liberalliğin bu olmasından!

Her konuda olduğu gibi, liberallik “piyasa” adına çözüm değil düzen içi düzenlemeleri devreye sokarak; asıl yerine fotokopiyi ikame ediyor.

Üstelik bu operasyon; Nabi Yağcı gibi, “eski solcular” kanalıyla kotarılıyor!

Antonio Gramsci’nin, “Öğrenme düşkünü olanlar bulunduğu gibi, inanç düşkünü olanlar da var… Bunların birçoğu için, bilinç bunalımına düşmek, günü geçmiş bileti satın alamamak gibidir veya bankada hesap açtırmaya karar vermek gibidir,”[178] betimlemesine uyan o Nabi Yağcı ki, “Bugünün dünyasında artık kim değişimden yanaysa o değişimin sosyal gücüdür. Mesela dünyaya hümanist bakan, değişim isteyen İsak Alaton gibi bir patron da değişimin sosyal gücüdür artık,”[179] diyerek çözümü “İsak Alaton gibi bir patron”da yani “kapitalizm”de arayandır.

Hani, Michael Beaud’un haklı olarak, “Kapitalizm doğuştan itibaren, hem ulusal hem de evrensel, hem özel hem devletçi, hem rekabetçi hem de tekelciydi,”[180] diye resmettiği kapitalizmde…

“Sol”, eğer “sol” olacaksa, kapitalizmi eleştiren, karşı çıkan, aşan bir itiraz olmaktan bir adım geri atmamalıdır…

Kapitalizmi onun, “piyasası”nı asli zemin ilan eden bir “sol” olamaz; olsa da, liberalliğin bir adım ötesine geçemez!

Bu noktada “Sol ‘değişim’ demektir. Emek lehine, toplumun geniş katmanlarının yaşam koşullarının düzelmesine dönük değişim,” diyen Aydın Cıngı;[181] “Sosyal demokratlar ve sosyalistlerin buluşması”ndan söz ederek, “Sosyal demokratlarla sosyalistler Kürt sorununa, Ermenilerden özür dileme sorununa, siyasal İslâm sorununa, Alevi sorununa, töre sorununa vb. soldan çözüm amacıyla yola çıkıyor olabilirler. Orada da toplumsal uzlaşmayı nasıl sağlayacaklarını bilmek isteriz. Orhan Miroğlu’nun Kürt sorunu barışçı çözümü MHP’yi dışlayarak olmaz sözünü hatırlatalım ve ben bunu doğru buluyorum. Dolayısıyla orada da bilinen klişeleri tekrarlamanın ötesinde bir teklif geliştirmiş olmaları beklenir,”[182] diye ekleyen Ahmet Çakmak; ve nihayet “Sol deyince yalnızca sosyalistleri saymak eski alışkanlıktı. Bugün artık sosyal demokrasiyle sosyalistler arasındaki ayrım çizgilerinin birçoğunun ortadan kalktığını söyleyebiliriz,”[183] gibi boyundan büyük bir laf eden Oral Çalışlar, solu değil; liberal soslu bir solu anlatıyorlar…

Ancak; söz konusu liberal soslu bir sol bugünlerde çok revaçta!

Örneğin “Çatı Partisi Girişimi”nin sözcülerinden Ayhan Bilgen’in, “İhtiyaç duyulan Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) benzeri bir yapılanmadır. Elbette gittikçe hissedilme oranı artacak olan ekonomik kriz ve bu günün muhafazakâr iktidar fotoğrafı dikkate alınarak çeşitli ton farklılıklarından söz edilebilir,”[184] dediği koordinatlarda; bir ucunda, “10 Aralık Hareketi merkez soldaki boşluğun dolması gerektiğini düşünen”lerin,[185] öteki ucunda da SHP’nin bulunduğu yelpazede ya da “Taraf”ın da taraf olduğu kapsamda kapitalizmin rehabilitasyonu hedeflenmektedir. Bunun için de “YDH” türü “çözümcülüğe” davetiye çıkarmaktadır.

Bu konuda yeni SHP Başkanı Hüseyin Ergun, ‘Taraf’ (16 Haziran 2009) röportajında, “SHP sizin başkanlığınızda bir nevi YDH’nin görüşlerini mi savunacak? YDH diriliyor mu?” sorusuna ilişkin olarak şunları demektedir:

“Bazı yönleriyle diriliyor. Daha doğrusu Yeni Demokrasi Hareketi burada bir yansıma buluyor. Ama yansıma bulmasaydı bile, bir sosyal demokrat partinin bütün bu ana ilkeleri savunması gerekirdi. Çünkü sol liberalliği, piyasa ekonomisini içerir… Biz kesinlikle AB üyeliğini destekleyen bir politika izleyeceğiz…”

Aynı Hüseyin Ergün, 10 Aralık Hareketi, ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras ve bazı Kürt hareketi temsilcilerinin de aralarında bulunduğu çeşitli kesimlerle “çağdaş solda büyük buluşma” için çaba gösterdiklerini açıklayarak, şu görüşleri dile getirdi: “En çok yıl sonuna (2009) kadar büyük buluşmayı gerçekleştirmeliyiz. 10 Aralık Hareketi, işçi hareketi, Kürt hareketinin demokratik barışçı kesimleriyle, Alevi hareketi ile ve ayrıca sosyal demokrat, sosyalist alanda politika yapanlarla temaslarımız olacak. Buluşanlar, buluşmak niyetinde olanlarla bir süreç başlatacağız.”[186]

10 Aralık Hareketi, Ufuk Uras çevresi, Kürt hareketinin demokratik barışçı kesimleri, Alevi hareketi ve sosyal demokratların oluşturması hedeflenen “yeni sol seçenek” mi? Bu olsa olsa manipülatif bir zırvadır!

Tıpkı ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın cenaze töreni için Teşvikiye Camisi’nde NTV’ye yaptığı değerlendirmede İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın, töreni Hrant Dink’in cenaze töreni ile karşılaştırması ve “Hocayı yıllardır tanıyorum. Türkiye’nin vicdanı olduğu, kalabalıklardan belli. Tıpkı Hrant Dink’in cenazesinde olduğu gibi 7’den 70’e toplumun değişik kesimleri buradalar. Türkan Hoca, çağdaş toplumun örgütlü toplum olduğuna inanıyordu ve hiçbir zaman kendi çıkarını ön plâna koymadı.

Özellikle gençlere, kadınların eğitimine önem verdi. Eğitimin eğmekten gelmediğini anlatmak istedi. O yüzden demokratik, laik ve sosyal bir Türkiye hedefi için mücadele etmek, aslında Türkan Hoca’nın bize vasiyetidir. Umarım bu bir milat olur ve bundan dersler çıkarırız…

Buradaki ortak payda zaten demokrasiden, laiklikten, sosyal politikadan, açık siyasetten yana olmaydı. Peki siyasette bunun karşılığı ne? Aslında yok. Onu inşa etmek lazım. Yani Hrant Dink’in cenazesine gelenler, buraya gelenler, 1 Mayıs’a gelenler 2 Temmuz’a gelenler alanlarda yan yana olanlar, siyasette yan yana olursa Türkan Hocamız’ı çok daha mutlu ederiz,”[187] deyişiyle, elmalarla armutları toplayıp, bu yakun üzerinden bir siyaset vehmetsinde olduğu üzere!

Bu mümkün olmadığı gibi, asla çözüm de değildir!

“Taraf”a taraf olan tatlı su “solcuları” bunu, Taraf Gazetesi Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın Oya Baydar’a yönelik olarak kullandığı “pavyondaki namuslu kadın” tavrıyla anlamış olmalılar![188]

Liberaller, “Sağ liberallerin ve/veya liberal demokratların sola soğuk baktıkları, bütün solu tek kefeye koyup kimi zaman reddettikleri, kimi zaman da küçümseyerek yaklaştıkları bir gerçek,”[189] diyen Oya Baydar’a bile tahammül edemeyecek kadar otoriter ve tahammülsüzdürler!

Görülmesi gerek: Liberal akıl(sızlık), sosyalist soldan taşıma (dönek) kadrolarla kotarıldı. Bu faaliyetin miladı YDH’nın ise, liberal bir siyasal hareket yaratma macerasının başarısızlıkla sonuçlanmasının üzerinden yaklaşık 15 yıl geçti.

15 yıl önce “sağ-sol saflaşmalarını aşan, yeni düşünce” konsepti yerine bugün sol vurgusu yükseltilerek bir kez daha liberal, demokrat oluşum için muhataplar ve partnerler aranıyor. Sola “liberalizm korkusunu yenme” çağrıları yapan[190] Nabi Yağcı’nın Taraf’ta yazmaya başlaması da bu arayışa matuf bir tercihtir. Solun etkin ve güçlü bir siyasal özne yaratma çabalarının akamete uğraması, yaşanan görece dağınıklık ortamı da iştahları kabartıyor büyük ölçüde. Fakat her ne olursa olsun liberalizme soldan güç devşirme işi birkaç nedenle YDH sürecindeki kadar kolay olmayacaktır.

Birincisi, dünya reel sosyalizmin çözüldüğü ilk yıllardaki belirsizliği yaşamıyor. Taşlar büyük ölçüde yerine oturdu. 1991-1994 yıllarında büyük bir coşkuyla ve iddia ile savrulmuş “Sağ sol ayrımı bitti”, “Yeni dünya düzeninde barış, adalet ve refah artacak”, “Piyasa her sorunu çözmeye muktedirdir” gibi önermelerin büyük kısmı hayatın içinde elimine oldu. “Yeni düşünce” adına artık tekerleme niteliğine bürünen “güleryüzlü kapitalizm” ve “piyasa” güzellemelerinin -15 yıl önceki ezberlere büyük bir itikatla bağlı olanlar dışında- kullanım değeri de değişim değeri de kalmadı.

İkincisi; YDH sürecine soldan kadro taşıyanların o gün sahip oldukları temsil gücü de, etkileme gücü de, örgütsel ilişki yeteneği de yitip gitti. Eski örgütsel pozisyonlar eskide kaldı, o pozisyonlara yaslanılarak üretilmiş efsaneler, kültler de aşındı. Dolayısıyla efsaneler ve kültlerle elde edilmiş “ikna kapasitesi” bugün çok daralmış bulunuyor. Her şey yerli yerinde duruyormuş gibi davranmak büyük bir yanılsama olacaktır.

Üçüncüsü; alametifarikası toplumsal eşitlik olan olan sol ile ekonomik gücün küçük bir elitin elinde toplanmasını öngören iktisadi ve sosyal rejimini bunun üzerine kuran liberalizm arasında kan ve doku uyuşmazlığı vardır. Bunu yok sayarak liberalizmle solu buluşturma çabası büyük bir dezenformasyondur. Tıpkı milliyetçiliği bazı sol motiflerle süsleyip, ulusalcılık kisvesi altında solculuk olarak yedirmeye çalışmak gibi anlamsız bir iştir![191]

Bu çerçevede denilebilir ki, liberal akıl(sızlık) artık bir çözüm olmaktan çok her alanda bir çözümsüzlüktür!

VI. Ayrım: Düzen İçi Düzenlemeyi Aşan Çözüm İçin

“Hoffung ist nicht Zuversicht.”[192]

Bu kadar çok soru(n) ve faktöre değindikten sonra, düzen içi düzenlemeyi aşan çözüm için ne diyebiliriz?

Olsa olsa bir cümle: “Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir.”[193]

Evet, “Kürt Sorunu”nda düzen içi düzenlemeyi aşacak çözüm, her koşul altında, “Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir,” demek ve böyle davranmakla mükelleftir.

Özellikle de Ahmet İnsel’in, “2000’den bu yana Türkiye’de Kürt kimliği gayriresmi olsa da tanındı,”[194] derken; “Kürt kimliği”nin tanınmayıp, Kürtlerin topyekûn mücadelesi sonucu tanıtıldığına “es” geçtiği ya da “çözüm olasılığı” adına (dikkat “çözüm” bile değil, “olasılık”!) “Kürt sorununa çözüm için şiddetin bitmesi kategorik ve tartışılmaz önkoşul. Silahsızlanma, Kürt sorununun demokratik ve siyasi müzakere zemininde tartışılma olasılığının kategorik koşulu. Bunu başta PKK, önkoşulsuz ve süresiz olarak kabul etmeli ve silahları bıraktığını deklare etmeli,”[195] türünden fetvaların liberal E. Fuat Keyman tarafından yüksek sesle telaffuz edildiği karmaşada tarihsel temelleriyle güncel “Kürt Sorunu” için “Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir”!

VI.1) “Pkk Artık Eski Pkk Değil”

Bu kapsamda; Murat Karayılan, “PKK artık eski PKK değil” diyorken;[196] Hasan Cemal de ekliyor: “Kandil’de Murat Karayılan’la yaptığım görüşmelerde edindiğim izlenimler öyle ki, PKK’da silah ve şiddete sona gelindiğinin farkında”![197]

Evet, “PKK artık eski PKK değil”!

Abdullah Öcalan’ın dedikleri de bunu doğruluyor!

Mesela O, artık, “Kim ne derse desin ben Bakunin’in görüşlerini önemsiyorum. Nietzche’yi okudum. Ama ne Nietzche’ciyim ne de Bakunin’ciyim. Onlardan yararlanıyorum…”[198] ya da “Marks için de uzatmayacağım. Reel sosyalizm, kapitalizmin son hâlidir. Marks da Lenin de, Mao da hepsi İngiliz oyununa geldiler. İngilizler bana da Stalin, Lenin, Marks, Mao benzetmesi yaptılar. Sovyetçi mi Çinci mi dediler. Ama ben hiç birisine benzemiyorum, ben bunları aştım. Ulus-devlet tehlikesini fark ettim, bunlara karşı çıktım. Mustafa Kemal de 1920’lerde İngiliz oyunlarını fark etmişti. Mustafa Kemal başta Kürtlere özerklik-muhtariyet öneriyordu. İngilizlerin isyanları desteklemesi nedeniyle bunu askıya aldı. Mustafa Kemal o dönemde ulus devlet değil, Cumhuriyet ve Kürtlere muhtariyet diyordu. İngiliz oyunlarıyla Cumhuriyet, ulus-devlete evrilmiş ve bugüne kadar da bu anlayış nedeniyle savaş devam etmektedir…”[199] diyor!

Bunlar, üzerinde Devrimci Marksist bir polemik yürütülmesi mümkün olmayan Marksizm dışı görüşlerdir.

Onun için de Devrimci Marksistlerin, Abdullah Öcalan’ın her dediğini yanıtlamaları gerekli değildir; Öcalan artık, yazıp söylediklerinden de anlaşılacağı üzere, Devrimci Marksizmden farklı bir yöneliş içindedir.

Bu çerçevede “demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik” tezi sorunun “farklı”, ama Marksist olmaktan çok, “otonomist çözümüne” ilişkin siyasal bir öneridi. İvan İlliç’den, Murray Bookchin’den etkilenen bu görüşleri Marksizm’le ilişkilendirmek zor…

Kaldı ki, gerekli de değil; zaten bu görüşün sahipleri de yoğun bir biçimde Marx’ı (ve Lenin’i) eleştirerek, “Kürt Halk Önderi, Marx düşüncesini ve gerçeğini aştı. Hatta eksiklerini ortaya çıkardı ve onların yerine doğrular koydu. Yine Marksizmin XIX. ve XX. yüzyıla özgü olan eskiyen ilkelerini de aştı, onun yerine yenilerini koydu”;[200] ya da “Marksizmi aştığımı söylemiştim. Milliyetçiliğin Marx’ı bile etkilediğini söylüyorum. Marx’ın yaptıkları İngiliz ve Alman milliyetçiliğini aşamadı…”;[201] veya “Burada esas ulaştığım nokta iktidar merkezli örgütlenmeleri, kurumları çözmem oldu. (…) İktidarı çözdüm. Yeni bir çözüm gücüne kavuştum. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Bu öyle kolay değil. Bir Halkı Savunmada da bunları bulabilirsiniz. Ondan önceki savunmamda da bulabilirsiniz. Yeni savunmamda çok daha kapsamlı açtım bunları. Yeni savunmam çok önemli. Dünya çapında bir savunma. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Türkiye’deki bazı aydınlar, İsmail Beşikçi onlar katı pozitivisttirler. Ulusal devlet anlayışından kendilerini kurtaramadılar. Kürtler adına mücadele ettiklerini söyleyenlerin bugün esamesi okunmuyor. Bu savunmamda Marksizmi aştığımı da söyledim. Marx, Lenin, Mao, kapitalizmin yedeğinden kurtulamadılar, ulus-devletin etkisinden kurtulamadılar, ulus-devleti aşamadılar. Almanya ve İngiltere milliyetçiliğinin, kapitalizmin Marx’ı nasıl kuşattığını biliyoruz. Zaten Marx ve Lenin, Hegelcidirler, Hegel’in soludurlar. Hepsi için aslında Sol Hegelisttirler diyebiliriz,”[202] diyorlar…

Yeri gelmişken, bu cümlelerin Marx (ve Lenin) bir yana, Hegel’e yapılmış bir haksızlık olduğunu vurgulayalım: Sanırım burada ifade edilmek istenen, kabaca şu: “Hegel ulus (-devlet)i bir ‘mutlak’ olarak görüyordu; bir (sol) Hegelci olarak Marx da onu aşamamıştır.”

Oysa -burada uzun uzadıya felsefî tartışmalara girmek gereksiz de olsa- şunu hatırlatmak gerek; Marx’ı Hegel geleneğine bağlayan, onun “diyalektik” kavrayışıdır; bir başka deyişle, “Gerek Hegel, gerekse Marx, sunumların başlangıcında matematiği andıracak bir yolda katı bir özselliği betimleyen hiçbir tanım vermezler; bunun yerine, kendisinden başlanan bir form çözümlenir, bunun daha öte evrimi özün çelişkili momentlerini gelişimleri içinde gösterir. Açıklamalarında hiçbiri, geride kalan her şeyin kendiliğinden onların yapısına uyacağı tek tek fotoğraf karelerini önümüze getirmez; deyim yerindeyse bütün bir film sunarlar: Kareler başka karelere yerini bırakır, nesne hareketinin akışı içinde sunulur.”[203]

Tekrarlıyorum: Devrimci Marksistlerin, Abdullah Öcalan’ın her dediğini yanıtlamaları gerekli değildir; Öcalan, Devrimci Marksizmden farklı bir yöneliş içindedir.

Öcalan Devrimci Marksizmi, skolastik ve durağan bir kavrayışa kurban ediyor![204]

Oysa “Hiçbir Marksist Marx’ın teorisine, evrensel olarak zorunlu bir felsefi tarih şeması olarak, özel bir toplumsal-ekonomik biçimlenmenin bir açıklamasından öte bir şey olarak bakmamıştır.”[205]

“Marksistler, Marx’ın teorisinden, yalnızca onun toplumsal ilişkileri aydınlatmak için mutlaka gerekli olan son derece değerli yöntemlerini koşulsuz alırlar ve, dolayısıyla da, ilişkiler üzerine yargılarının ölçütünü, soyut şemalarda ve buna benzer saçmalıklarda değil, bu yargının doğruluğunda ve gerçekliğinde uygunluğunda bulurlar.”[206]

“Marksizm, tarihin akışında sıçramalar bulan öğretidir. Som gerçeklik bunu emreder.”[207]

“Gerçekte her şeyin çarpışmaksızın, dümdüz bir çizgi üstündeymiş gibi yavaşça ve gittikçe yükselir biçimde yürüneceğini düşünmek, tarih üzerine çocukça bir fikir edinmektir.”[208]

Bu kadarı yeter mi? Emma Goldman’ın, “Dans edemediğim devrim, devrim değildir,” uyarısını kulaklarına küpe edenler için yeter!

Ve Öcalan’ın kavrayamadığı da budur!

Ha, “demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik” tezi konusunda bir şey daha; “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceği’ni tanıtlamıştır,”[209] V. İ. Lenin çok önceleri, bu hâlâ da geçerlidir…

VI.2) Sosyalizm Yeniden

Birileri Devrimci Marksizm’den, radikal sosyalizmden umudunu kesebilir; bu onların kendi adına bileceği iş olmakla birlikte; Marksizm ve radikal sosyalizm geleceği biçimlendirmede hâlâ güçlü bir potansiyel tutuyor elinde.

Örneğin kapitalist dünya ekonomisinin bugünlerde yaşamakta olduğu kriz, kapitalist sistemin bütünsel anlamda tarihsel bir bunalım içinde olduğuna dair en son ve en güçlü kanıtı oluşturuyor. Sermayenin düşen kâr oranlarını tekrar yükseltmek için uzun yıllardır işçi sınıfına karşı dünya ölçeğinde yürüttüğü açık taarruz da, son yıllarda şiddetlenerek gelişen yeni emperyalist savaş süreci de kapitalizmin bu uzun dönemli ve bunalımlı iniş eğrisinin ifadeleriydi. Ancak, sıradan bir ekonomik kriz olmanın çok ötesinde bir derinliğe sahip olan mevcut ekonomik kriz, bu gerçeği çok daha dolaysızca ve şaşmaz biçimde ortaya koymaktadır.

Bunu kim inkâr edebilir; Marx’ın “Değer teorisi eskidi, aşıldı” diyen Öcalan da dahil!

Yeri geldi anımsatayım: Rasmussen Reports’un anketi 32 milyon kişinin gıda kuponlarıyla yaşadığı Amerika’da gençlerin artık “Sosyalizm kapitalizmden daha iyidir” diye düşünmeye başladığını ortaya koydu. Ankete göre ‘kapitalizm sosyalizmden daha iyidir’ diyenlerin oranı yüzde 53 olarak tespit edilirken, yüzde 20’lik kesim ise tam tersini düşünüyor. Yüzde 27’lik oran tercih yapmakta zorlanırken sosyalizme inananların oranı gençler arasında neredeyse ikiye katlanıyor![210]

Japonya’da da Komünist Partisi’ne (JCP) rağbet artıyor. 1922’de kurulan, 1945’te yasallaşan, yıllardır Soğuk Savaş’ın işe yaramaz artığı muamelesi gören JCP siyasette öne çıkıyor… İki büyük parti Liberal Demokrat Parti (LDP) ile Demokrat Parti’nin (DPJ) tabanı erirken, JCP üyelerinin sayısı 16 ayda 14 bin artıp 420 bine yaklaştı. Yeni katılanların dörtte biri 30 yaş altında. LDP’nin üyesi sayısı ise 5 milyondan 1 milyona düşmüş durumda. Ekonominin geriye gittiği, işsizliğin arttığı, geleceğin belirsizleştiği bir ortamda dördüncü parti konumuna gelen JCP, istihdam ve sosyal güvenlik politikalarını önplâna çıkararak, işsizler, çalışan gençler, öğrenciler ve yılda 2 milyon yenden az kazanan 10 milyon Japon’u cezb ediyor![211]

Ayrıca AB’deki komünistler, Avrupa Parlamentosu seçimleri için yayınladıkları açıklamada, AB’nin yaşlı kıtadaki halkların değil, sermayenin çıkarlarına hizmet ettiği, yeni emperyalist düzenin bir direği olduğu vurgulandı. İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarına AB’nin destek verdiği de hatırlatılan açıklamada, Komünist partiler militarizmin ve tekelciliğin AB’sine karşı çıkılmasını isterken “halkların refahı, sosyal adalet, demokratik haklar ve sosyalizm için bir Avrupa” yolunda mücadele çağrısı yaptılar![212]

Bunların yanında Komünistler Moskova’da “Krizin çaresi sosyalizm” ve “Milyonerler için değil milyonlar için ekonomi” diye haykırdı; İsviçreliler yanıt verdi: İnsanların, “Kapitalizm: Oyun bitti, suyunu keselim” yazılı pankartlarla sokaklara döküldüğü Zürih’te…Sonra da Bulgaristan’ın başkenti Sofya’dan ortak bir slogan yükseldi: “Krizin bedelini biz ödemeyeceğiz”![213]

Federica Matteoni’nin deyişiyle, “İngiliz gizli servisini isyan korkusu sarar”ken;[214] Avrupa’da emekçiler sokaktalar artık!” [215]

Evet, evet Nepal’den ETA’ya veya Tayland’a ‘68 rüzgârları yeniden esiyorken özetlersek: “Finans piyasaları”nın “Giderek daha fazla jandarma rolü oynadığı” son yirmi-otuz yılın kapitalizmi üzerine geliştirilen “ulvi” burjuva “ütopyaları”nı, “Yüz yılın en ağır krizi”, “Savaş sonrası dönemin en etkili ve derin krizi” olarak tanımlanan kriz yerle bir edince, burjuva çevreleri bu kez, “açlık ayaklanmaları”nın, “sosyal patlamalar”ın sistemi tehdit ettiğini belirterek “Bir an önce önlem alınması” çığırtkanlığına başladılar.

2009’da ekonomik durgunluk ve daralmanın yanı sıra büyüyen işsizlik ve artan yoksulluk, aynı çevrelerin “Sosyal huzursuzlukların had safhaya çıktığı”, “Daha çok insanın işini kaybetmesinin sosyal patlama tehlikesini artırdığı ve buna karşı önlem alınması gerektiği” söylemini yoğunlaştırmalarına yol açtı.

Aralarında Dünya Bankası Eski Baş Ekonomisti J. Stigliz, ABD Merkez Bankası Eski Başkanı A. Greanspan, Fransız Eski Başbakanı Dominique de Villepin, Alman politikacı, sermaye örgütleri ve sendika şefleri, BM Sekreteri Ban Ki moon’un da bulunduğu “dikkate alınır” kişiler, krizin bazı devletlerin yıkılmasına yol açabileceğine, önlem alınmadığında “açlık ayaklanmaları”nın ve “halk ihtilali”nin gündeme gelebileceği üzerine “uyarılar”la işbaşındaki yetkilileri, özellikle “işsizliğe karşı olağanüstü önlemler alma”ya çağırdılar.

Krizin yıkıcı etkisiyle artan işsizlik, yoksulluk, açlık ve iflasların kendiliğinden başkaldırıları gündeme getirme olasılığının giderek güçlendiğine işaret eden gelişmeler, sermaye cephesinden bu tür uyarıların yoğunlaşmasının başlıca nedenini oluşturuyor.[216]

İşte burası isyanın güncelleştiği koordinatlardır!

Tam da burada ‘Kriz ve Rekabet Politikası’ başlıklı sempozyumda AB başmüzakerecisi Egemen Bağış, “Karl Marx’ın hayaletinin geri döndüğü görüşü aldatıcı. Sosyalizmin ne iPhone’u olmuştur, ne plazma televizyonu. Dolayısıyla piyasa ekonomisinden vazgeçmek ihtimal bile değildir,”[217] dese de hatırlatmadan geçmeyelim; sosyalizm insanların açlıktan ölmediği bir rejimdir; sadece bunun için bile olsa, bir yerde iPhone’ler, plazma TV’ler, bilgisayarlar, cep telefonları biriktirirken, öteki kutupta açlığı yaygınlaştırarak, derinleştiren kapitalizmden üstündür…

“iPhone-plazma televizyon” mu dediniz!

Eric Hobsbawm’ın, “Çözüm bulmak serbest piyasadan hızlı bir kopuş ve kamusal eylem anlamına gelecek,”[218] dediği koordinatlarda Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Margaret Chan, “Ekonomik kriz, yılda 200 bin ila 400 bin çocuğun ölümüne neden olabilir,”[219] diye haykırıyor!

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de, “2009 yılında başta kadın ve çocuklar olmak üzere, 50 milyondan fazla kişinin yoksullaşmasına neden olan küresel ekonomik kriz, birçok yoksul ülke için insani ve kalkınma felaketine dönüşüyor,”[220] diye ekliyor!

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü başkanı Jacques Diouf, 2007’de dünya genelinde aç insan sayısında yaklaşık 75 milyon artış olduğunu ve 2008’de 40 milyon insanın daha bu gruba dahil olduğu vurgusuyla ekliyor: “Dünyadaki aç insan sayısının 1 milyara ulaşacağını tahmin ediyoruz. Dünyada hiç bu kadar çok sayıda aç insan olduğunu görmemiştik!”[221]

Ayrıca ABD’de 5 yaşın altındaki 3.5 milyon çocuğun açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bildirildi. Açlıkla mücadele eden “Feeding America” adlı kuruluşun, İstatistik Bürosu ve Tarım Bakanlığı’nın 2005-2007 yılları arasındaki verilerine dayandırdığı raporuna göre, 11 eyalette de 5 yaşın altındaki çocukların yüzde 20’sinden fazlası açlık riskiyle karşı karşıya…[222]

Nihayet nüfusun yüzde birinin dünya zenginliklerinin yüzde 40’ına sahip olduğu yerkürede, ruh sağlığımız tehlikede. Ekonomik kriz, kaygı bozukluklarını, depresyonu, madde kullanımını arttırıyor. Kriz yüzünden intihara teşebbüs edenlerin, kendini kaybedenlerin haberleri eksik olmuyor. En büyük korku işsizlik yani parasızlık...[223]

“iPhone-plazma televizyon” diyen Egemen Bağış, “YDD”nin bu tür “faziletleri”ne ne der acaba?

Görülmesi gerek XXI. yüzyılın şu döneminde, dünyanın en ciddi problemlerinden birisi, sosyalizmin geleceğidir.

Kapitalizmin neo-liberal, yeni sağ, neo-muhafazakâr (neo-con) hegemonya döneminin, küresel buhrana kapı açtığı tablodaki “İnsanlık Krizi”, ancak radikal sosyalizm ile aşılabilir.

İnsan(lık)ın yeni rönesansı devrim(ler)in güncelleşmesine mündemiçtir; yoksa insanlık kıyılarında dolaştığı barbarlıkla yüz yüze kalacaktır!

Unutulmamalıdır ki Donald Sassoon’un da uzun ve kapsamlı tarihinde gösterdiği gibi, sosyalizmin çıkışıyla ekonomik bunalımlar arasında önemli bir ilişkililik var. Bu, kapitalizmin bunalımını izleyen daralma dönemlerinde sosyalist hareketin güçlendiğini öne sürmek anlamına gelir. Şu sıralar böyle bir zaman aralığından geçiliyor.

Söz konusu kesit bir radikal sosyalist çıkışa tahvil edilebilir.

Ancak bunun yanında dünyayı bekleyen çok daha ciddi tehlikeler de var: Örneğin krizden çıkmak adına, çürümenin karşı-devrimci örgütlenmesi olarak karşımıza dikilmesi olası olan yeni bir otokratik yapılar, otarşik milliyetçilikler ya da “demir ökçe”…

Bu noktada aslolan “Ulusal Sorun”u, toplumsal kurtuluşla; kimliği sınıfla birleştirmektir; bu mümkün ve gereklidir!

Kimliği sınıfla birleştiren enternasyonalizm mümkün ve gerekli açısından asıl olan insan-dünya bütünlüğüdür... Bu bütünlüğe uygun, ayrımsız ve sömürüsüz toplumsal birlikteliktir. Elbet bir gün elbet, insani birliktelik yeniden kurulacaktır; fakat bu, bu birlikteliğin oluşmasını engelleyen, ayrımcı ve sömürücü düzenlerin devamı ve egemen efendilerin, senyörlerin, kralların, sömürgeci ve emperyalistlerin mirasçısı günümüz “YDD”nin küreselleşmesi ile değil...

Bu birlikteliğe kan ve can veren emekçi kimlik ile enternasyonalizmde buluşarak bulacaktır insan insanlığını...

Şimdi yeniden radikal sosyalizm zamanı…

VI.3) Kültürel Hakların “Sınırı”

Tam da bu ufukta, kültürel hakları küçümsemeden, kültürel hakların “sınırı”nı bir kez daha düşünmeliyiz!

Hayır “Kimlik siyasetinin, ekonomiye vurgu yapan, gündelik hayatımızı etkileyen ‘esas’ siyasetin ifade edilmesine engel olduğu düşüncesi”[224] doğru değil; tabii, bir yere kadar!

Bütünlüklü bir kurtuluş paradigması çerçevesinde kültürel hakları önemi kesinlikle küçümsenemez!

Bu bağlamda kültürel hakların elde edilmesi ve korunması elbette ki önemlidir. Lakin kültürel haklar, demokrasi, üretim ilişkilerinden, çalışma ilişkilerinden sınıflardan, işçi haklarından, bölüşüm ilişkilerinden tamamen bağımsız olarak ele alınmaya kalkışılırsa; buna “Evet” demek mümkün değildir!

Yeri gelmişken “Azınlık hakları yetmez” diyen Mustafa Kemal Coşkun’dan nakledelim: “Dolayısıyla madem ki demokratikleşmek isteniyor, bu durumda sadece azınlık haklarından, kültürel haklardan bahsetmek yetmez, üretim ilişkilerini, çalışma koşullarını, bölüşümünü vb. de tartışmaya açmak gerekir. Somutlarsak, bu ülkede sermayeye değerlenme alanları açmak için her şey özelleştirilip piyasalaştırılırken, güvenceli çalışma ortadan kaldırılıp esnek çalışma koşulları dayatılırken, ücretler sürekli baskı altında tutulurken, işten çıkarmalar yoğunlaşmışken, çalışanlar her türlü sosyal haklarından mahrum bırakılırken, kamu hizmetlerinde esnekleşmeye gidilirken demokrasiden sadece kültürel kimlik haklarını/azınlık haklarını, çok kültürlülüğü anlamak, eksik olmaya eksiktir, lakin bütünüyle bilinçli olarak yapılıyor.

Bütün bunlara karşılık, gerçekten insan özgürleşmesinden bahsedilecekse, bu durumda Marx’ın Yahudi Sorunu’nda yazdıklarına bakmakta fayda var: ‘Gerçek, bireysel insan, ne zaman soyut yurttaşı kendinde yeniden soğurup bireysel insan olarak, günlük yaşamında, özel işinde ve özel durumunda ‘türsel varlık’ olursa, ne zaman insan kendi güçlerini ‘toplumsal’ güçler olarak tanır ve örgütler ve böylece toplumsal gücü kendisinden ‘politik’ güç biçiminde ayırmazsa, işte ancak o zaman insani özgürleşme tamamlanmış demektir’.

Basitçe, insan kendi dışından verilen zorunluluklarından sıyrılmadıkça, örneğin karnını doyurmak için her gün işe gitme zorunluluğundan kurtulmadıkça ya da kültürel kimliklerinden arınmadıkça, diyelim Hıristiyan Hıristiyanlığından, Müslüman Müslümanlığından, Protestan Protestanlığından, Alevi Aleviliğinden, Sünni Sünniliğinden, Türk Türklüğünden, Kürt Kürtlüğünden vb. özgürleşmedikçe, yani insan, insan olması için zorunlu olmayan bu türden arızi niteliklerden arınmadıkça gerçek özgürleşme olanaklı değildir. Kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü bir yerde ise özgürleşmenin lafını bile etmek abestir.”[225]

VI.4) “Ara Sonuç”

Evet şimdi yeniden V. İ. Lenin’in, “Çok az olmamız felaket değil, milyonlar bizimle olacak,” sözünü anımsayan radikal sosyalizm zamanı; bu ufukta, kültürel hakları küçümsemeden, kültürel hakların “sınırı”nı bir kez daha düşünmeliyiz…

Soru(n), liberallerin zannettiği kadar “kolay” ve “yüzeysel” değildir!

Bu bağlamda, J. P. Sartre’ın, F. Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ne yazdığı önsözdeki ifade ile, “Nifşeke din hat, rewşa pirsgirêkê guherand/ Başka bir kuşak geldi, sorunun konumunu değiştirdi” gerçeğinin altını çizen “çözümü”, Mesut Yeğen’in, “Yanılıyor olabilirim ama Kürt Sorunu’nda tarafların şimdi ‘olabilir’ diyebileceği bir ‘çözüm çerçevesi’ var artık,”[226] dediği (inkâr etmememiz gereken!) düzen içi düzenlemelere feda da etmemeliyiz!

Evet, “Ulusal Sorun” düzen içi düzenlemenin bireysel haklar meselesi değil; düzeni aşan kolektif haklar sorunudur…

Her zaman ve hâlâ…

“Kimileri” bunu “uçuk” ve “imkânsız” bulabilir!

Ama unutmayın; “Gerçeğin doğası zamanı geldiğinde yayılmak ve ancak bu zaman geldiğinde görünmektir, ve bu nedenle hiçbir zaman çok erken görünmez ve olgunlaşmamış bir kamu bulmaz,”[227] der G. W. F. Hegel…

O hâlde şimdi hep beraber, Nâzım Hikmet’in, “Taranta-Babu”ya dizelerini telaffuz edebiliriz:

“İnsanoğlunun yüreği/ kafası/ kolu/ yedi kat yerin altından/ çekip çıkarıp/ öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki/ kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,/ yılda bir veren nar/ bin verebilir./

Ve dünya öyle büyük,/ öyle güzel/ öyle sonsuz ki deniz kıyıları/ her gece hepimiz/ yan yana uzanıp yaldızlı kumlara/ yıldızlı suların/ türküsünü dinleyebiliriz.../

Yaşamak ne güzel şey/ TARANTA-BABU/ yaşamak ne güzel şey.../

Anlayarak bir usta kitap gibi/ bir sevda şarkısı gibi duyup/ bir çocuk gibi şaşarak/ YAŞAMAK.../

Yaşamak:/ birer birer/ ve hep beraber/ ipekli bir kumaş dokur gibi.../

Hep bir ağızdan/ sevinçli bir destan/ okur gibi/ YAŞAMAK...”

21 Haziran 2009 15:12:07, Ankara.

Dipnotlar

[1] Demokratik Haklar Federasyonu’nun “Ulusal Sorun-Kürt Sorunu Sempozyumu (Tarihsel-Kuramsal Kökleri, Emperyalizmin Rolü, Güncel Durum, Proleter Tutum)” başlığıyla 27-28 Haziran 2009’da Ankara’da düzenlediği toplantının “Tarihsel Kürt Ulusal Sorunu, Kemalizm, Liberalizm” başlıklı ikinci oturumunda yapılan konuşma… Babür Pınar-Muzaffer İlhan Erdost-Mustafa Kahya-Temel Demirer-İdris Köylü, Emperyalizm ve Ulusal Sorun, Nitelik Kitap, Haziran 2011… içinde ss. 235-315…

[2] Sadi, İranlı şair, 1219-1292.

[3] Francis Combes.

[4] Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Zorunlu İskân, Dipnot Yay., 2009.

[5] Yalçın Yusufoğlu, “İmparatorluğun Çözülmesi (2)”, Sesonline, 12 Haziran 2009.

[6] Fikret Adanır-Hilmar Kaiser, “Osmanlı İmparatorluğu Örneği: Göç, Sürgün ve Ulusun İnşası”, Toplumsal Tarih, No:186, Haziran 2009, s.25.

[7] Cengiz Çandar, “Tarihimizle Yüzleşebilmek...”, Radikal, 3 Haziran 2009, s.9.

[8] Hasan Tevfik Çağlar, “CHP’nin Hiç Değişmeyen Azınlık Politikası”, Yeni Şafak, 28 Mayıs 2009, s.15.

[9] Avni Özgürel, “Faşizanlık ya da Nazizme Özenti”, Radikal, 31 Mayıs 2009, s.17.

[10] Hadi Uluengin, “Azınlık Tarihi İnkâr Tarihi”, Hürriyet, 28 Mayıs 2009, s.17.

[11] Emre Aköz, “Yahudilerle İlgili İlginç Bir Soru”, Sabah, 10 Şubat 2009, s.6.

[12] Rıfat Bali, Devlet’in Örnek Yurttaşları, 1950-2003-Cumhuriyet Döneminde Türkiye Yahudileri, Kitabevi Yay., 2009.

[13] Ayhan Aktar, “Nasıl ‘Örnek’ Oldular?”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:429, 5 Haziran 2009, s.10.

[14] Meltem Ürüt, “Çocuklar Türk Varlığına Armağan mı Olsun?”, Evrensel, 29 Mayıs 2009, s.11.

[15] İbrahim Genç, “Asimilasyon ve Kürtler”, Evrensel, 25 Mayıs 2009, s.2.

[16] Harun Tunçel, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10, Sayı:2, s.23-34, Elazığ, 2000…. Ayşe Hür, “Tez Zamanda Yer İsimleri Değiştirile”, Taraf, 1 Mart 2009.

[17] Tarık Işık, “12 Bin 211 Köyün Adı Değiştirilmiş”, Radikal, 13 Mayıs 2009, s.11.

[18] Deniz Kavukçuoğlu, “Yurtseverlik”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2009, s.22.

[19] Namık Kemal Zeybek, “Değiştirilen Kürtçe Köy Adları?”, Radikal, 16 Mayıs 2009, s.10.

[20] Baskın Oran, “Laik Ülkede Etno-Dinsel Temizlikler”, Radikal İki, 31 Mayıs 2009, s.4.

[21] Hasan Bülent Kahraman, “19 Mayıs ‘Gerçeği’…”, Sabah, 18 Mayıs 2009, s.19.

[22] Sevan Nişanyan, “Kişi Putlaştırması Yıkım Getirdi”, Taraf Gazetesi, 23 Haziran 2008.

[23] Yorgo Kırbaki, “… ‘Türkleri Kestik’ Diyen Yunan Profesöre Tepki”, Radikal, 30 Mart 2009, s.16.

[24] “AKP’den Kafatasçı Önerge”, Evrensel, 30 Mayıs 2009, s.3.

[25] İsmail Saymaz, “Açık Görüşte Irkçı Damga İddiası”, Radikal, 13 Mayıs 2009, s.13.

[26] Ayhan Kaya, “Kürt Sorunu Aslında Türk Sorunudur”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:431, 19 Haziran 2009, s.16.

[27] İşte bir örnek!

“Ahmed Midhad Efendi’nin, II. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık iki ay sonra, Tercüman-ı Hakikât gazetesinin 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan bir yazısı var.

Fazıl Gökçek’in, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Osmanlı Kapısında Büyümek - Ahmed Midhad Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar’ başlıklı kitabında yer alıyor.

Öyle bir yazı ki bu, Ahmed Midhad Efendi, makalesini sanki dün kaleme almış.

Şöyle diyor:

‘Her lisanda ‘hakikât’ ve ‘mecaz’ denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murad olunur. ‘Arslan’ denildiği zaman o meşhûr yırtıcı hayvan murad olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise (...) kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhûrunca (yaygın örnekle) ‘Hamamda bir arslan gördüm’ demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.

Şu usul-i lisaniyeyi (dille ilgili şu kaideyi) hatıra getirdiğimiz anda ‘Hıristiyanlardan kardeş olur mu imiş!’ diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz...

Eski imlâsı ‘karındaş’ olan bu kelimenin mânâsı, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münâsebettir. Bu mânâya göre Hıristiyanlarla Türkler birbirinin kardeşi olamaz (...)

‘Ermeni kardeşlerimiz’ ve ‘Bulgar kardeşlerimiz’ ve ‘Rum kardeşlerimiz’ denildiği zaman evvelâ bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mânâ-i hakikiyesiyle (gerçek manasıyla) bir kardeşlik murad olunamaz. Zîrâ dinlerimiz başka başka olduğu için burada ‘din’ kelimesi bir cihet-i câmia (toplayıcı yön) teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddiâ edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hıristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir (aydınlatıyor) ve ihyâ ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle (topraktan çıkan ürünleriyle) cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine’l-kadim (eskiden) duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece (medeni yaşam açısından) birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı câmia aramızda bir ‘kardeşlik’ hasıl eder de buna ‘öz kardeşlik’ ve ‘din kardeşliği’ diyemeyeceğimize mukabil ‘vatan kardeşliği’ der isek kıyamet mi kopar? İşte mânâ-i mecâzi (mecazi anlam)...

Türkiye’de müsavat (eşitlik) ha!

İşte Hıristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar.

Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsâli görüldüğü vecihle (üzere) Hıristiyanlar üzerine hücum bi’l-kuvve (potansiyel saldırı) yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi ‘mutaassıbâne bir galeyandan başka bir şeye muhtac değildir’ derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahâlı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım...’

Ahmed Midhad Efendi böyle demiş, 101 yıl önce, içeriden ve yürekten?

Aslında acı…” (Ali Bayramoğlu, “1908 Tarihli Bir Mektup: Bahçeli ve Baykal İçin”, Yeni Şafak, 28 Mayıs 2009, s.3.)

[28] Alan Ehrenhlat.

[29] “Öcalan’dan Erdoğan’a: Sorunu Çözebilirsiniz”, Özgür Görüş, 30 Mayıs-5 Haziran 2009, s.1-5.

[30] Muhammed Nureddin, “AKP’nin Kürt Sorununa Yaklaşımı Samimiyetten Yoksun”, Haliç, 22 Nisan 2009.

[31] Sami Tan, “AKP’nin TRT 6 Çalımı ve Kürtler”, Tîroj, Yıl:7, No:37, Mart-Nisan 2009, s.35-36.

[32] Ümit Çetin, “Erdoğan’dan Tarihi Azınlık Özeleştirisi”, Hürriyet, 24 Mayıs 2009, s.23.

[33] Tarık Işık, “Erdoğan: Farklı Etnik Kimliktekilerin Kovulması Faşizanlıktı”, Radikal, 24 Mayıs 2009, s.10.

[34] “MHP: Başbakan Pamuk Gibi Konuştu”, Radikal, 26 Mayıs 2009, s.11.

[35] Terry Eagleton, Eleştirinin Görevi, çev: İsmail Serin, Ark Yay., 1998, s.116.

[36] Rainer Hermann, “AKP Artık Reformun Motoru Değil”, Frankfurter Allgemeine, 24 Ekim 2008.

[37] Tarık Işık, “Başbakanlığın Nevruz Kitabında Kürtler Yok”, Radikal, 12 Mart 2009, s.10.

[38] Doğan Kuban, “Türkçeyi Yadsıyanlar Türkiye’yi de Yadsırlar”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:23, No:1160, 12 Haziran 2009, s.2.

[39] Deniz Kavukçuoğlu, “Anadil”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2009, s.15.

[40] “Maçta Kürtçe ‘Pas’ Dedi, Polis Saldırdı”, Birgün, 14 Nisan 2009, s.8.

[41] “Polisten Kürtçe Dayağı”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2009, s.3.

[42] “Özgürlükçü Karar Mahkemeye Takıldı”, Radikal, 14 Haziran 2009, s.10.

[43] Ertuğrul Mavioğlu, “Berfin Bu, Sağı Solu Belli Olmaz!”, Radikal, 19 Ağustos 2008, s.8.

[44] Rifat Başaran, “Berfin Adı Şahsa Olur Parka Olmaz”, Radikal, 6 Nisan 2009, s.10.

[45] Ertuğrul Mavioğlu, “Kürtçe Yasak Farsça Serbest”, Radikal, 21 Ağustos 2008, s.7.

[46] Ramazan Yavuz, “… ‘Rojda’, ‘Roşna’ ve ‘Şilan’ Parklara Giremedi”, Radikal, 14 Mayıs 2009, s.12.

[47] “Kürtçe Pankartla Bayram Kutlamak da Yasak”, Radikal, 2 Ekim 2008, s.8.

[48] Ömür Şahin, “Tanrıkulu İçin ‘Kürtçe Açılımı’ Yok”, Radikal, 29 Ocak 2009, s.9.

[49] İsmail Saymaz, “Diyarbakırlı Çocuğun Vay Hâline!”, Radikal, 16 Mayıs 2009, s.13.

[50] İsmail Saymaz, “Adana Çocuklar Cehennemine Dönüştü”, Radikal, 9 Nisan 2009, s.9.

[51] Ramazan Yavuz, “Toplu Mezarlar ‘Konuşmaya’ Başladı”, Radikal, 12 Şubat 2009, s.12.

[52] Özgür Cebe, “Copla İşkenceye 17 Yıllık Tolerans”, Radikal, 3 Mart 2009, s.9.

[53] Hasan Celal Güzel, “Türklerle Kürtler Birbirlerine En Fazla Benzeyen Topluluklardır”, Radikal, 12 Haziran 2009, s.12.

[54] Hasan Celal Güzel, “Siyasî Kimlik Tektir”, Radikal, 9 Haziran 2009, s.13.

[55] Hasan Celal Güzel, “Açılım Fantezisi”, Radikal, 24 Mayıs 2009, s.12.

[56] “Korucular 24 Yıldır Suç İşliyor”, Evrensel, 27 Mayıs 2009, s.11.

[57] Şehriban Kıraç, “Korucuya Her Yıl 600 Milyon TL”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2009, s.23.

[58] Bekir Ağırdır, “Kürt Demek, Kaygılı İnsan Demek”, Radikal, 26 Aralık 2008, s.4.

[59] Bekir Ağırdır, “Eğitim Hizmeti Kürtlere Uzak, Haneler Kalabalık, Üstelik Gelir Az ve İşsizlik Yüksek”, Radikal, 22 Aralık 2008, s.5.

[60] Bekir Ağırdır, “Gelir Olmayınca Hayat da Olmuyor”, Radikal, 27 Aralık 2008, s.10.

[61] Bekir Ağırdır, “Köydeki Kürt de, Varoşta Yaşayan da Göç Etmek İstiyor”, Radikal, 23 Aralık 2008, s.4.

[62] Minorsky-Bois-MacKenzie, Kürtler ve Kürdistan, Doz Yay., 2004, s.11 vd.

[63] Ayşe Hür, Taraf, 20 Ekim 2008

[64] Vahap Coşkun, “Kürtler Ne Yana Düşer Kürdistan Ne Yana Düşer?”, Radikal, 26 Mayıs 2009, s.15.

[65] Cengiz Çandar, “Kürdistan Tartışması ‘Siyasi Cesaret’ Sorunudur”, Radikal, 27 Mart 2009, s.9.

[66] Erdal Güven, “Dese de Kürdistan Demese de Kürdistan”, Radikal, 26 Mart 2009, s.16.

[67] İsmet Berkan, “Kürdistan’a Kürdistan Demek”, Radikal, 24 Mart 2009, s.3.

[68] Murat Belge, “Kürdistan mı? Hiç Duymadım”, Taraf, 27 Mart 2009, s.3.

[69] Erdal Güven, “Dese de Kürdistan Demese de Kürdistan”, Radikal, 26 Mart 2009, s.16.

[70] Emre Aköz, “… ‘Kürdistan Kelimesine Alışın’ Demiştim!”, Sabah, 25 Mart 2009, s.6.

[71] “Gül: Kürt Meselesi Türkiye’nin Birinci Meselesidir, Mutlaka Hâlledilmelidir”, Radikal, 9 Mayıs 2009, s.11.

[72] “Gül: Çok Geniş Bir Şekilde İyi Niyetli Çalışmalar Var”, Radikal, 16 Mayıs 2009, s.11.

[73] Cengiz Çandar, “Kürt Sorunu: Çözüm Yanılgıları, Çözüm Kozları...”, Radikal, 9 Haziran 2009, s.9.

[74] Murat Yetkin, “DTP’li Tuğluk: 2009’dan Biz de Umutluyuz”, Radikal, 22 Mayıs 2009, s.10.

[75] “Devlet Silah Bıraksın Demedik”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2009, s.4.

[76] Duran Kalkan, “Kürt Sorununun Demokratik Siyasi Çözümü İçin Koşullar Olgun Hâle Gelmiştir”, Özgür Halk Tavrı, Yıl:1, No:1, Mayıs 2009, s.1-11.

[77] Delil Karakoçan, “Karayılan’ı İyi İzlediği Anlaşılan Erdoğan ‘Yumuşar’ mı?”, Günlük, 13 Mayıs 2009, s.6.

[78] Seydi Fırat, “Kürt Sorununu ‘Muhatapsız Çözme’ Anlayışı”, Birgün, 6 Haziran 2009, s.6.

[79] Murat Yetkin, “Kürt Sorunu CHP’siz Çözülemez mi?”, Radikal, 20 Mayıs 2009, s.10.

[80] Yurdagül Şimşek-Mesut Hasan Benli, “Baykal’ın Kürt Açılımı Umutlandırdı”, Radikal, 20 Mayıs 2009, s.10.

[81] Simon Tisdall, “Zana Davası Samimiyet Sınavı Olacak”, The Guardian, 21 Mayıs 2009.

[82] Muhammed Nureddin, “Ankara’nın Kuzey Irak Siyaseti Çelişkilerle Dolu”, Haliç, 7 Haziran 2009.

[83] Eski MİT Müsteşarı Yardımcısı Cevat Öneş, PKK’nın silah bırakması için Öcalan’ın tavır koyması gerektiğini, sürecin kendiliğinden “Öcalan’a af” noktasına da gelebileceğini söyledi”. (Cevat Öneş-Sevilay Yükselir ile Röportaj, “İmralı’dan Bir Ses Bekliyoruz”, Sabah, 7 Haziran 2009, s.18.)

[84] Hüseyin Aykol, “1921 Anayasası Çözüm Olabilir”, Günlük, 8 Haziran 2009, s.14.

[85] Mehmet Metiner, “Örgüt Tamamen Tasfiye Olacak”, Cumhuriyet, 6 Mart 2009, s.10.

[86] Mehmet Ali Kışlalı, “Teröristle Mütareke”, Radikal, 6 Haziran 2009, s.14.

[87] Yakup Kepenek, “Kürt Sorunu Zorluyor”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2009, s.13.

[88] Rıza Türmen, “Türkiye’nin Demokratikleşmesi ve Kürt Sorunu”, Milliyet, 15 Mayıs 2009, s.14.

[89] Abdulvehhab Bedirhan, “Siyasi Çözüm Telkini Yararsız”, Raye, 3 Mart 2008.

[90] Muhammed Nureddin, “Türkiye Kürt Sorununun Özüne Temas Etmiyor”, Şark, 5 Ekim 2008.

[91] Yusuf El Kuveylet, “Komşular Kürtlerin İşini Zorlaştırıyor”, Riyad, 15 Eylül 2008.

[92] R. Hull.

[93] Hürriyet, 11 Temmuz 2008, s.8.

[94] “Morningstar Enerji Danışmanı Oldu”, Radikal, 22 Nisan 2009, s.18.

[95] Ariel Cohen, “Güle Güle, Avrasya Enerji Boru Hatları”, The New York Times, 12 Mayıs 2009.

[96] Bahadır Selim Dilek, “Petrol Üretme, Doğalgazı Taşı”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2008, s.6.

[97] Yalçın Doğan, “Kılıç Kalkanlı Petrol Satrancı”, Hürriyet, 3 Haziran 2009, s.18.

[98] Rifat Başaran, “Kuzey Irak’tan İlk Petrol İhracatı Başladı”, Radikal, 2 Haziran 2009, s.5.

[99] “Irak, Nabucco’yu Kurtaracak Projeye ‘Kürtlerle Görüşüldü’ Diye İzin Vermedi”, Radikal, 19 Mayıs 2009, s.4.

[100] Mehmet Sepil, “Iraklı Kürtler Türkçe Öğreniyor”, Taraf, 8 Haziran 2009, s.9.

[101] Sedat Laçiner, “Boru Hatları Olan Ülke Bölünmez”, Taraf, 18 Mayıs 2009, s.9.

[102] Samuel Berger-Mark Parris, “Türkiye ABD İçin Hiç Olmadığı Kadar Önemli”, U. S. News, 9 Nisan 2009.

[103] Muhammed Nureddin, “Türkiye Obama’nın Sağ Kolu”, Şark, 12 Nisan 2009.

[104] Ahmed Mustafa, “Türkiye ‘Bölgesel Süpergüç’…”, Vatan, 15 Nisan 2009.

[105] Hazım Sagiye, “Türk Dış Politikası İran ve İsrail’e Örnek”, Hayat, 21 Nisan 2009.

[106] Sertaç Eş, “NATO: Türkiye’ye Kilit Rol”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2009, s.11.

[107] Ergin Yıldızoğlu, “Obama’nın Ziyareti, Gates’in Bütçesi”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2009, s.13.

[108] Hasan Bülent Kahraman, “Tez mi, Tezgâh mı, Tezvirat mı?”, Sabah, 9 Mart 2009, s.21.

[109] Cengiz Çandar, “Türkiye’nin ‘Ortadoğu Sermayesi’ni Nakde Çevirmek: ABD’ye Karşı mı, ABD ile mi?”, Radikal, 28 Şubat 2009, s.9.

[110] Abdullah İskender, “Türkiye ABD İçin Mükemmel Bir Ortak”, Al Hayat, 8 Nisan 2009.

[111] “ABD ile Altın İşbirliği Dönemi”, Cumhuriyet, 22 Mart 2009, s.11.

[112] Meltem Yılmaz, “Model Ortaklık Tartışması”, Cumhuriyet, 9 Nisan 2009, s.9.

[113] Ömer Kuş, “Türkiye Obama’nın ‘Favorisi’…”, Müstakbel, 14 Nisan 2009.

[114] “Öncelik Iraklı Kürtleri Hizada Tutmak”, Stratfor internet sitesi, 23 Mart 2009.

[115] “Türkiye ve Irak Pragmatizme Teslim”, Arab News, 24 Mart 2009.

[116] “ABD Irak’tan Çıkış İçin Üs ve Liman İstiyor”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2009, s.11.

[117] Montaigne.

[118] Şemlan Yusuf İsa, “Kuzey Irak’ın Bağdat’tan Kopmasına İzin Verilemez”, İttihat, 7 Eylül 2008.

[119] “El Maliki: PKK’yi Bitireceğiz”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2009, s.11.

[120] “PKK ya Silah Bırakacak ya da Irak’tan Çıkacak”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2009, s.8.

[121] Joost Hiltermann, “… ‘Kerkük Bombası’ Patlamak Üzere”, The National, 26 Şubat 2009.

[122] Michael E. O’Hanlon-Kenneth M. Pollack, “Barzani-Maliki İhtilafı Yakın”, The New York Times, 26 Şubat 2009.

[123] “Araplarla Kürtler Çatışırsa Ankara’nın Kâbusu Geri Döner”, The Independent, 23 Şubat 2009.

[124] Ahmed Amrabi, “Kuzey Iraklı Kürtlerin Tek Seçeneği Entegrasyon”, Beyan, 2 Mart 2009.

[125] “Zebari ABD ile Pakta Siper”, Radikal, 17 Haziran 2008, s.9.

[126] “PKK ABD Yardımını İtiraf Etti”, Radikal, 16 Nisan 2008, s.9.

[127] Murat İlem, “Dizayi Sınırları Aştı”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008, s.11.

[128] “ABD’den Barzani’ye ‘Ankara ile İyi Geçinin’…”, Birgün, 4 Mayıs 2009, s.10.

[129] “Barzani: İlişkilerimiz İyi, Artık Türkiye’den Korkmuyoruz”, Sabah, 16 Mart 2009, s.23.

[130] “Barzani: Türk Askeri Tehdidi Hissetmiyoruz”, Radikal, 16 Mart 2009, s.11.

[131] Hilal Köylü, “Obama’dan Barzani’ye: PKK Ortak Düşmanımız”, Radikal, 9 Nisan 2009, s.11.

[132] Ali Akel, “Başbuğ PKK, Mullen Pakistan İçin Bastırdı”, Yeni Şafak, 3 Haziran 2009, s.13.

[133] Elçin Poyrazlar, “Pakistan Ordusunu TSK Eğitebilir”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2009, s.11.

[134] “Irak’tan Bush’a Arap Hakaretiyle Veda”, Radikal, 15 Aralık 2008, s.9.

[135] “Talabani’nin KYB liderliğine oğlu Kubat’ı geçirmek için Barzani’yle anlaşarak bıraktığı siyasi vasiyet, partisinde isyan çıkarttı. KYB’deki yardımcısı Resul ile dört politbüro üyesi istifa etti.” (“Talabani’nin Partisinde Veliaht Krizi”, Radikal, 17 Şubat 2009, s.13.)

[136] Muhammed Harrub, “Talabani’nin ‘Hayalini’ Bir de Barzani’ye Sormak Gerek”, Rey, 18 Mart 2009.

[137] Celal Talabani, “Büyük Kürdistan Şiirlerdeki Rüyadır”, Sabah, 16 Mart 2009, s.20.

[138] “Talabani PKK’yi Sildi”, Cumhuriyet, 24 Mart 2009, s.10.

[139] Muhammed Nureddin, “Irak ve Türkiye PKK Konusunda Anlaşmış Görünüyor”, Şark, 22 Mart 2009.

[140] “Barzani: PKK’ya Karşı Birlikte Mücadele Yapılır”, Radikal, 26 Mart 2009, s.12.

[141] “Barzani’nin Kerkük Tehdidi”, Radikal, 29 Mart 2009, s.15.

[142] “BM’nin Kerkük Raporu Türkiye’nin Görüşüyle Uyumlu”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2009, s.11.

[143] “Barzani: Kerkük’ten Vazgeçmemiz İstenmesin”, Radikal, 13 Mart 2009, s.16.

[144] “ABD Barzani’yi Tam Tatmin Etmiyor”, Radikal, 15 Mayıs 2009, s.17.

[145] Muhammed El Semmak, “Kerkük Petrol Kurbanı”, Müstakbel, 11 Ağustos 2008.

[146] “Kerkük’ün Tek Taraflı İlhakına İzin Verilemez”, The New York Times, 4 Ağustos 2008.

[147] “Barzani: ABD Hayal Kırıklılığı Yaşattı”, Günlük, 15 Mayıs 2009, s.12.

[148] Ranj Alaaldin, “Kürtler Bir İhaneti Daha Kaldıramaz”, The Guardian, 31 Mart 2008.

[149] “Af Örgütü’nden Kürtlere Sert Uyarı”, Radikal, 15 Nisan 2009, s.9.

[150] “Kuzey Irak’ta Değişim Arayışı”, Radikal, 3 Mayıs 2009, s.15.

[151] “Yolsuzluğu Yazan Kürt Gazeteciye Demir Yumruk İndiriliyor”, Radikal, 5 Ekim 2008, s.9.

[152] Fuad Hüseyin, “Kuzey Irak ‘Genişliyor’…”, Rey, 22 Ekim 2008.

[153] ‘Working On A Dream’ albümünden de Bruce Springsteen’in, şarkısının sözleri - Şarkının adı ‘Tomorrow Never Knows’, yani ‘Yarın Asla Bilmez’.

[154] Vahap Uluç, “İslâmcılar ve Kürtler”, Radikal İki, 1 Mart 2009, s.3.

[155] Emre Aköz, “Genç Kürdistan’ın Abisi Kim Olacak?”, Sabah, 19 Şubat 2009, s.6.

[156] “… ‘Ilımlı İslâm’ın Kürt İlgisi”, Cumhuriyet, 20 Şubat 2009, s.7.

[157] “Emperyalist Patronların Fethullah’a Teveccühü”, Müdahale, No:4, Şubat 2008, s.3.

[158] Şükran Soner, “İslâm ve Demokrasi (!)”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2008, s.13.

[159] Çetin Yiğenoğlu, “Cemaat Ağ Gibi Her Yeri Sardı”, Cumhuriyet, 4 Nisan 2008, s.11.

[160] Hüseyin Gülerce, “İslâmda Şekli İkinci Plâna Atıyoruz”, Taraf, 3 Aralık 2007, s.11.

[161] Faruk Mercan, Fehullah Gülen, Doğan Kitap 2008.

[162] Haluk Hepkon, “ABD, ‘Yürü Ya Kulum’ Deyince”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:398, 31 Ekim 2008, s.50-51.

[163] Nihat Genç, “Bakın Ben de Fetullah’a Güvendim, Fetullah da Bush’a Güvendi...”, Baran, No:58, 14 Şubat 2008-7, s.14

[164] Enver Sezgin, “DTP’yi Bekleyen Zor Süreç”, Radikal, 25 Eylül 2007, s.11.

[165] Cengiz Çandar, “PKK Kim mi? Kaç Tane mi PKK Var?”, Radikal, 31 Mayıs 2009, s.13.

[166] “DTP’li Ayna: Kürtler PKK’ya Sırtını Dönemez”, Radikal, 31 Mayıs 2009, s.13.

[167] Evrim Alataş, “Silahlar Koşulsuz Susar mı?”, Radikal İki, 24 Mayıs 2009, s.3.

[168] “Çanakkale’ye İhanet Ettiler”, Milliyet, 8 Haziran 2009, s.15.

[169] Hatip Dicle, Abdullah Öcalan’ın projelerini hayata geçirebilmesi için serbest bırakılması gerektiğini söyledi ve “Demokratik özerk Kürdistan formülü temel bir çözüm perspektifi olarak görülmüştür. Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan ve PKK’nın dahil olmadığı herhangi bir çözüm tartışmasından sonuç alınamayacağı benzer süreçlerin yaşandığı coğrafya ve halklar dikkate alındığında açıktır,” dedi. (“DTP ‘Özerk Kürdistan’ İstiyor”, Radikal, 15 Haziran 2009, s.10.)

[170] Baskın Oran, “Kalmak veya Gitmek”, Radikal İki, 8 Haziran 2008, s.1-4.

[171] İsmet Berkan, “O Gün Geldi!”, Radikal, 5 Kasım 2008, s.3.

[172] Ayşe Kulin, “Bazı Kürtler Sorunlarının Konuşulmasını İstemiyor”, Yeni Şafak, 18 Mayıs 2009, s.14.

[173] Murat Belge, “Piyasa ve Sosyalizm”, Taraf, 20 Haziran 2009, s.3.

[174] John Berger, Kıymetini Bil her şeyin, Çev: Beril Eyüboğlu, Metis Yay., 2009, s.107.

[175] “PKK, Yine AB’nin Terör Listesinde”, Radikal, 18 Haziran 2009, s.10.

[176] Nabi Yağcı, “Malum Belge ve Kürt Sorunu”, Taraf, 20 Haziran 2009, s.10.

[177] Ahmet İnsel, “CHP’yi Kim İkna Edecek?”, Radikal İki, 31 Mayıs 2009, s.1-4.

[178] Antonio Gramsci, aktaran: G. Fiori, A. Gramsci-Bir Devrimcinin Yaşamı, çev: Kudret Emiroğlu, V Yay., 1984, s.95.

[179] Nabi Yağcı, “Türkiye Kriz Değil, Devrim Yaşıyor”, Taraf, 30 Haziran 2008.

[180] Michael Beaud, Kapitalizmin Tarihi, çev: Fikret Başkaya, Dost Kitabevi, 2003, s.143.

[181] Aydın Cıngı, Sora Sora Sosyal Demokrasi, Kalkedon Yay., 2009.

[182] Ahmet Çakmak, “Sosyal Demokratlar ve Sosyalistlerin Buluşması”, Birgün, 20 Mayıs 2009.

[183] Oral Çalışlar, “Sol Partiye İhtiyaç Var mı?”, Radikal, 20 Mayıs 2009, s.11.

[184] Ayhan Bilgen, “DTP’liler Önce Kürt mü, Sosyalist mi?”, Günlük, 5 Nisan 2009, s.7.

[185] Ozan Ekin Kurt, “Korku Değil Umut”, Radikal İki, 7 Aralık 2008, s.6.

[186] Türey Köse, “… ‘Solda Büyük Buluşma’ Arayışı”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2009, s.6.

[187] “Ufuk Uras’ın Sözleri Tartışma Yarattı, Tepki Topladı”, Sesonline, 21 Mayıs 2009.

[188] Sefa Kaplan, “Taraf’ta ‘Pavyondaki Namuslu Kadın’ Çatlağı”, Hürriyet, 12 Mayıs 2009, s.6.

[189] Oya Baydar, “Liberallerin Hırçınlığını Doğal Saymak Gerek”, Radikal Cumartesi, 16 Mayıs 2009, s.4.

[190] Referans Gazetesi 10 Eylül 2008.

[191] Zafer Aydın, “Liberalizme Soldan Aşı Tutar mı?”, Radikal İki, 17 Mayıs 2009, s.6.

[192] “Umut kesin güven değildir.”

[193] Emrah Serbest, Radikal Kitap, Yıl:8, No:431, 19 Haziran 2009, s.14.

[194] Ahmet İnsel, “… ‘Sözde’ Kürt Sorunu Çözülemez”, Radikal İki, 7 Haziran 2009, s.1-4.

[195] E. Fuat Keyman, “… ‘Daha Duyarlı’ Bir Türkiye”, Radikal İki, 14 Haziran 2009, s.3.

[196] Hasan Cemal, “Karayılan: PKK Artık Eski PKK Değil”, Milliyet, 6 Mayıs 2009, s.17.

[197] Hasan Cemal, “Obama’nın Konuşmasından Ankara’ya, PKK’ya Bir Çizgi Çeksek…”, Milliyet, 6 Haziran 2009, s.23.

[198] Abdullah Öcalan, “Bakunin’in Önemsiyorum”, Politika, Yıl:1, No:4, 31 Ocak-6 Şubat 2009, s.9.

[199] Abdullah Öcalan, “Çözümün Dili”, Özgür Halk Şiarı, Yıl:1, No:1, Nisan 2009, s.34.

[200] Abbas Türkmen, “Marx’ın Hataları Düzeltiliyor, Eksikleri Tamamlanıyor”, Alternatif, 14 Eylül 2008, s.8.

[201] Abdullah Öcalan, “Penceremden Görünen İki Ağacı da Kestiler”, Analiz, Yıl:1, No:3, 22-28 Kasım 2008, s.8.

[202] Abdullah Öcalan, ANF, 28 Kasım 2008

[203] Reinhard Jellen, “Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ve Marksizm”, Baykuş Felsefe Yazıları Dergisi, Eylül 2008, No:3, s.198.

[204] Zaten ulaşılan koordinatlarda da Abdullah Öcalan “avukatlarıyla” görüşmesinde -Gündemonline’ın ANF’ye dayanarak verdiği habere göre- şu açıklamada bulundu: “Yeniden işte ‘Bunlar güçsüz düşüyor, çözülüyor, şöyle ezeriz, bitiririz’, ‘Bulup yok ederiz’ derlerse, ben de Kürt halkına diyeceğim ki; ‘Başınızın çaresine bakın, barış olmuyor. Bundan sonra buradan benim yapabileceğim bir şey yok. Fiziksel olarak da koşullarım uygun değil, hukuki olarak da siyasi olarak da buradan bir örgütü yönetmem mümkün değil. Diyarbakır’da da toplanıyorlar. Bundan sonra kendi kararınızı kendiniz alırsınız. Eğer farklı bir barış çözümünüz varsa bunu da kendiniz yaparsınız.’ Bunu bir sosyolog olarak söylüyorum, bir sosyal bilimci olarak tespit yapıyorum. Bu bilimsel bir tespittir…”

[205] V. İ. Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?, çev: Vahap S. Erdoğdu, Sol Yay., 1976, s.75.

[206] yage, s.77.

[207] Hikmet Kıvılcımlı, Yol, Birinci Cilt, Bibliotek Yay., 1992, s.57.

[208] yage, s.24.

[209] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1978, s.41-42.

[210] “Amerikalı Sosyalizme Meylediyor”, Radikal, 11 Nisan 2009, s.16.

[211] “Japon Komünist Partisi’ne Rağbet”, Radikal, 1 Mayıs 2009, s.13.

[212] Osman Çutsay, “Sermayenin Seçimine Direnmeliyiz”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2009, s.10.

[213] “Kapitalizm Oyunu Bitti”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2009, s.9.

[214] Federica Matteoni, “İngiliz Gizli Servisini İsyan Korkusu Sardı”, Günlük, 16 Nisan 2009, s.13.

[215] Fethiye Kabataş, “Avrupa’da Emekçiler Sokakta”, İlerici Gençlik, No:18, Mayıs 2009, s.22.

[216] A. Cihan Soylu, “… ‘Başkaldırı’ Uyarıları Niye Arttı?”, Evrensel, 26 Nisan 2009, s.7.

[217] “Sosyalizmin iPhone’u Olmamıştır”, Radikal, 18 Mart 2009, s.5.

[218] Eric Hobsbawm, “Serbest Piyasa Teolojisinin Miadı Doldu”, The Guardian, 10 Nisan 2009.

[219] “400 Bin Çocuk Ölebilir”, Radikal, 15 Mart 2009, s.15.

[220] “Kriz, Birçok Yoksul Ülke İçin İnsani ve Kalkınma Felaketine Dönüşüyor”, Radikal, 28 Nisan 2009, s.7.

[221] “Hiç Bu Kadar Aç İnsan Görmemiştik”, Birgün, 9 Mayıs 2009, s.16.

[222] “ABD’de 3.5 Milyon Çocuk Aç”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2009, s.10.

[223] Esra Açıkgöz-Ali Deniz Uslu, “Ruh Sağlığımız da Krizde...”, Cumhuriyet Pazar, Yıl:23, No:1199, 15 Mart 2009, s.1-4.

[224] Ayşe Kadıoğlu, “Kimlik ve Sosyal Adalet”, Radikal İki, 7 Haziran 2009, s.1-4.

[225] Mustafa Kemal Coşkun, “Tecahül-i Arif”, Radikal İki, 10 Mayıs 2009, s.4.

[226] Mesut Yeğen, “Kürt Meselesi: Ne Oldu, Ne Yapmalı?”, Taraf, 6 Haziran 2009, s.14.

[227] G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yay., s.62.

Kaynak: http://www.yeni-sentez.net/index.php?option=com_content&task=view&id=3119&Itemid=208